25 Aralık 2025 Perşembe

Londra'lı genç bir İngiliz kızı, havanın iyice karardığı bir saatte, yolunu kısaltmak için Regent Park'tan geçerek evine gitmek istiyor.


Londra'lı genç bir İngiliz kızı, havanın iyice karardığı bir saatte, yolunu kısaltmak için Regent Park'tan geçerek evine gitmek istiyor.
Yalnız bizde değil, İngiltere'de de serseriler, magandalar, kötü niyetli yaratıklar var.
Genç kız, gece elektriklerin az aydınlattığı karanlık yolda yürürken, magandanın biri çirkin lâflar atıyor, önünü kesiyor, kızı çok korkutuyor.



Dehşete düşen genç kız çığlıklar atarak kaçmaya başlayınca, etrafta bulunan ve kızın sesini duyan İngiliz gençler koşup saldırganı yakalıyorlar.
Adam yargılanıyor. İngiliz hâkim ona “7 yıl ve 7 gün hapis cezası” veriyor.
Hâkime soruyorlar:
“Adam kıza elini bile sürmemiş, sadece korkutmuş. Bu 7 yıl, 7 günlük ceza çok ağır değil mi?”
İngiliz hâkimin cevabı hukuk tarihine geçecek düzeydedir. Şöyle diyor:
“Kızı korkutmanın cezası sadece 7 gündür. 7 yıllık ilâve ceza ise İngiliz kızlarının gece parkta dolaşma ve parktan geçme özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır!”
🦋
''Medeniyetin ilk şartı adalettir.
Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun. ''

Sigmund Freud

Görsel; Pelin Özal Baki

Mehmet Ali Arslan

30 Kasım 2025 Pazar

Altın ve Kuvars:


Altın ve Kuvars: 

Dağlardaki beyaz kuvars damarlar altın avcıları için doğal bir koddur. Bu damarlar, sıcak hidrotermal sıvılar kaya kırıkları arasından yükselip kuvars ve altın bir araya geldiğinde oluşur.

Gösterilen görüntü mükemmel bir örnek yerli altın bakımından zengin kuvars damar kaya örneği

1. Resimde Ne Görüyorsan
• Kuvars Matrix (Beyaz Kaya)
Süt beyazı ya da şeffaf kısım kuvars, altının hapsolduğu ev sahibi kaya.

• Yerli Altın (Parlak Sarı Metal)
Parlak sarı çizgiler ve benekler kuvars içindeki küçük çatlakları dolduran saf doğal altındır.

2. Bu Altın Nasıl Oluştu
Bu kaya hidrotermal sürecin hikayesini yakalıyor:

Dağın derinliklerinde bir çatlak açıldı.


Silis (SiO2) ve altın (Au) taşıyan sıcak mineral zengini su içinden aktı.

Sıvı soğuyup basınç düştükçe kuvars kristalize oldu, ardından mikro çatlaklar içinde altın birikti.

Sonuç: Altınla aşılanmış katı kuvars damar—tam olarak gösterilen örnek gibi.

3. Altın Avcıları İçin Neden Önemli
Bunun gibi kayalar altın keşfinde başlıca hedeflerdir. Görünür altın sinyalleri ile kuvars damar bulmak:

Güçlü bir hidrotermal sistem

Yüksek altın potansiyeli

Maden ve işlenebilen değerli maden cevher

Bu tür kaya gerçek bir jeolojik hazine işareti. 

#CoğrafyaKaderdir

Doris Day, dünyanın başına yıkıldığını hissettiğinde Nisan 1968'di




Doris Day, dünyanın başına yıkıldığını hissettiğinde Nisan 1968'di. Kocası Martin Melcher aniden ölmüştü. On yedi yıllık birliktelik. Menajeri. Yandaşı. Hayat arkadaşı. En azından görünüşte onu koruması gereken adam.

Miras belgeleri geldiğinde Doris güvence bekliyordu. Amerika'nın en çok kazanan aktrisiydi. Milyonlarca plak satmış, neredeyse kırk film çekmişti. Çok başarılı bir kariyeri vardı. Efsanevi bir yüzü vardı. Dünya çapında tanınan bir sesi vardı.

Ama zarfı açtığında gerçek yüreğini parçaladı: Şanslı değildi. Borçları vardı ve çok az ekonomik güvencesi vardı.

Kazancının büyük bir kısmı yok olmuştu. Yanlış yatırımlar. Riskli işler. Haberi olmadan imzalanan anlaşmalar. Ve kartlar arasında en acı yara: Hiç okumadığı bir dizi için kendi adına imzalanmış bir sözleşme.

Ve yasal olarak bağlayıcıydı.

Herkes iflas ederdi. Ama Doris değil. Sete geldi. 46 yaşındaydı. Dünyaca ünlüydü. Kalbim paramparça. Her hafta dul bir annenin hafif rolünü oynarken, içten içe hayatını toparlamak için sessiz bir mücadele veriyordu.

"Que Sera, Sera" şarkısıydı. Ama o günlerde gerçekler her şeyi söylüyordu.

Beş sezon boyunca, onun seçmediği bir sözleşmeye sadık kalacağım. Ve her bölümde, geleceğinin bir parçasını yeniden inşa etti. Şan için değil. Çünkü başka seçeneği yoktu.

Dizinin sonunda, sadece hayatta kalmadı. Adam hâlâ ayaktaydı.

1974'te gerçekle yüzleşmeye karar verdi. Kocasının avukatı ve ortağı Jerome Rosenthal'a dolandırıcılık ve ihmalkarlıktan dava açtı. Soruşturma, kapsamlı bir ihanet sistemini ortaya çıkardı: sahte imzalar, tehlikeli yatırımlar, inşa ettiği her şeyin yavaş yavaş yok olması.

Mahkeme onu haklı buldu. 22,8 milyon dolar. Tarihi bir zafer, geç geldi. Hukuk mücadelesi yıllarca sürdü ve kadın paranın sadece bir kısmını alabildi. Ama adam asıl önemli olana ulaştı: adalete.

Ve sonra, onu ünlü yapan dünyada nihayet kalabildiğinde, akıl almaz bir şey yaptı. Gitmek üzereydi.

Veda yok. Röportaj yok. Konuşma yok. Carmel, Kaliforniya'ya taşındı. Ve bildiği en gerçek aşkı seçti: hayvan sevgisi.

Onları korumak için bir örgüt kurdu, henüz kullanılmıyorken onları ağırlayan bir otel açtı, onlarla çevrili yaşadı. Sade bir hayat, sonunda kendine ait.

Hollywood'dan neden ayrıldığı sorulduğunda, sakin bir gülümsemeyle şöyle cevap verdi: "Komşu kızı olmayı seviyorum. Mahallenin gerçekte nasıl bir yer olduğunu daha önce fark etmemiş olmam üzücü."

Doris Day en acı ihaneti tatmıştı: paranın değil, güvenin. Ancak hikâyesi, kaybettiği şeyden bahsetmiyor. Neyi inşa etmeyi seçtiğinden bahsedin.

Birisi hayatınızı elinizden alsa bile, yeni bir hayat yazabileceğinizi kanıtladı. Gücün her zaman çığlık atmadığını. Bazen... sessizlikte kendini gösterir. Her seferinde bir gün.

2019'da, 97 yaşında vefat ettiğinde, dünya şarkılarını, filmlerini, o eşsiz kahkahasını hatırlıyor. Ama asıl mirası daha derinlere uzanıyor.

Yeniden başlayabileceğinizin kanıtı. Bu kayıp özgürlüğe dönüştürülebilir. Ve bu nezaket, acı içinde bile, cesaretin aydınlık bir biçimidir.

Doris Day çok şey kaybetti.

Ama daha büyük bir şey buldu: kendi elleriyle yazılmış bir hayat.
(Alıntı)

9 Kasım 2025 Pazar

Sudan’dan gelen bir tohum, milyonlarca insanın hayatını değiştirebilir!


💧 Sudan’dan gelen bir tohum, milyonlarca insanın hayatını değiştirebilir! 💧

Bu sıradan görünen tohumun adı Moringa.
Ama etkisi olağanüstü. 🌱

Moringa tohumunun içindeki doğal protein, sudaki kirleri, bakterileri ve toksinleri kendine çekip dibe çöktürüyor. Geriye ise berrak, içilebilir su kalıyor.

⚙️ Ne makineye, ne elektriğe, ne de kimyasala ihtiyaç var.
Bu yüzden temiz suya erişimi olmayan kırsal bölgeler için adeta bir mucize.

🧪 Bilim insanlarına göre Moringa tozu, suyu sadece temizlemekle kalmıyor; E. coli gibi ölümcül mikropları da yok ediyor.
Üstelik klor gibi zararlı kalıntı bırakmıyor — çocuklar için bile güvenli.



🌍 Sudan ve birçok Afrika ülkesi zaten Moringa ağacını yetiştiriyor.
Su arıtma amaçlı yaygın kullanımı, mülteci kamplarında ve kurak bölgelerde hayat kurtarabilir.
Bir tek ağaç bile yüzlerce tohum veriyor ve bu, tüm bir köyün su ihtiyacını karşılayabiliyor.

✨ Basit ama devrim niteliğinde bir çözüm:
Bir tohum, bir damla umut....

BİLGİ KÖŞESİ

BİLGİ KÖŞESİ

BİLGİ KÖŞESİ 
93 metrekarelik koyu renk bir çatı 20 yılda 10 ton karbon dioksit salınımına sebep oluyor. Eğer dünyadaki bütün çatılar ve kaldırım gibi uygulanabilir yüzeyler beyaza boyansaydı 150 gigatonluk (150 milyar ton) bir karbondioksit salınımı elimine edilmiş olurdu ki bu, dünyadaki tüm araçların 50 yıl boyunca trafikten çekilmesine eşdeğer bir kazanç.

  Yapılan araştırmalara göre yansıtıcı özelliği yüksek özel beyaz boyalarla boyanan çatılar şaşırtıcı oranda fark yaratıyor. Koyu renk bir yüzey ışığın %85'ini soğururken işlemden geçirilmiş bir çatı %10'unu soğuruyor. Işığın soğurulması doğrudan ısı anlamına geldiği için de yüzey sıcaklığında ciddi farklar ortaya çıkıyor. Standart bir çatı ya da terasın yüzey sıcaklığı 100 dereceye kadar ulaşırken beyaza boyanmış bir çatının sıcaklığı ortam sıcaklığının sadece 5-14 derece üzerine çıkıyor. Bu basit işlem sayesinde hem enerji tüketimi büyük oranda azaltılabiliyor hem de şehirlerin üzerinde oluşan ısı kolonlarının da önüne geçilmiş oluyor.

Saygı ve özlemle





Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, aramızdan ayrılışının yıl dönümünde saygı, sevgi ve minnetle anıyorum
Mehmet Ali Arslan

Atatürk’ün Cenazesini Ankara’da Karşılarken – Mithat Cemal Kuntay

Atatürk’ün Cenazesini Ankara’da Karşılarken – Mithat Cemal Kuntay

Atatürk’ün Cenazesini Ankara’da Karşılarken – Mithat Cemal Kuntay şiir

Gene on beş sene evvel gibi Gazi geliyor,
Gene on beş sene evvelki kadar yükseliyor.

Gene başlarda oturmuş, gene göklerde başı;
Yıldırımlar gene bir eski silâh arkadaşı.

Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ;
Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ.

Gene bir memleketin satveti bir tek emeli.
Koca bir yurdu tutarken gene sapsağlam eli.

Çürüyen göğsü için takızaferler gene dar;
Gene sağdır, gene sağlamdır O, hem dünkü kadar.

Ona hicranla… hayır, sade taabbütle eğil;
Ölüdür; doğru, fakat öldüğü hiç belli değil


5 Kasım 2025 Çarşamba

Şiir tavsiyesi - Babam şiiri


Ardahanlı Yazar Şair Hemşehrim Gülten Avşar Güzel Bir şiir Yazmış Dostlar'la paylaşmak istedim.


BABAM

Uyan babam, uyan; bak neler oldu?
Hayat sillesini yüzüme vurdu.
Dost başın adı sanı yok oldu,
Bu bana ders oldu!

Baba liman gibidir derler,
Ne divan kaldı, ne liman!
Kaybolan çınar gölgesinde
Divan sohbetine muhtaç olduk!

Babasız kalmanın yaşı yokmuş,
Bunu şimdi anladım.
Her zorluğu başardım,
Boşluğunu dolduramadım.
Uyan babam, uyan; sana doyamadım!

Dayanağım, kızımla oğlum,
Bana anne ve baba oldu.
Yaşamaya tutunmak için,
Ben de onlara baba oldum

Bana yokluğun fena vurdu!
Dost bildiğim düşman oldu,
Kardeş bildiklerim kalleş oldu!
Uyan baba, uyan; bak neler oldu!
Gülten Avşar 
5 Kasım 2025


4 Kasım 2025 Salı

Mehmet Ali Arslan Yazdı, İnsanlık Ay'a Gerçekten Ayak Bastı mı?

Mehmet Ali Arslan Yazdı, İnsanlık Ay'a Gerçekten Ayak Bastı mı?

20 Temmuz 1969'da Apollo 11 göreviyle Neil Armstrong'un Ay'a ayak basması, insanlık tarihi için dönüm noktası olarak kabul edilir. Ancak bu tarihi başarının üzerinden geçen yarım asırdan fazla süreye rağmen, inişin bir aldatmaca olduğuna dair komplo teorileri varlığını sürdürüyor ve zaman zaman uluslararası ilişkilerin gerildiği dönemlerde yeniden alevleniyor.
Yazıyı okumak için tıklayın

3 Kasım 2025 Pazartesi

Bak güzel kardeşim, Bir kadınla sadece sevişilmez! Yani kadın sadece sevişmek için yaratılmamıştır!


Bak güzel kardeşim,
Bir kadınla sadece sevişilmez!
Yani kadın sadece sevişmek için yaratılmamıştır!
Bir kadın arkadaşın oldu mu bilmiyorum, olmadıysa hemen edin!



Çünkü bir erkeğin en yakın dostu bir kadın da olabilir!
Belki daha da iyi olabilir!
Ön yargılarından arınırsın, kadınla sadece sevişilmediğini anlarsın!
Bir kadınla dertleşebilirsin!
Kadınla tavla oynayabilirsin!
Kadınla alışverişe gidebilirsin!
Kadınla sinemaya gidebilirsin!
Tüm bunları yaptın diye sonrasında sevişmek zorunda falan değilsin!
Bir kadın senin en yakın arkadaşın, moda tabirle, kankan olabilir!
Ve hatta kadın-erkek arkadaşlığı hemcins arkadaşlığından çok daha düzeyli olabilir bazen!
Sana öğretilen o ateşle-barut saçmalığından sıyrıl artık!
Kadınlarla sadece sevişilmez!
Bir kadın arkadaşla her şey yapılabilir!
Yürüyüşe çıkılabilir!
Bir köy kahvesinde sohbet edilebilir!
Evine davet edersin, birlikte yemek yapılabilir!
Tiyatroya gidilebilir!
Yani anlayacağın bir kadınla sevişmenin dışında da birçok şey yapılabilir!
Gelelim öteki yüzüne madalyonun...
Bir erkek de sadece sevişmek için yaratılmamıştır!
Bir erkek seni evine arkadaşça davet edebilir!
Bir erkekle kız arkadaşınla yaptığın sohbetin aynısını yapabilirsin!
Bir erkek seni sadece sevişmek için istemez!
Morali bozuk olabilir, bir arkadaşa ihtiyacı vardır, bir dost sesine muhtaçtır...
Seni, kardeşi gibi sevebilir...
Seninle zaman geçirmek istemesi senin bedenine sahip olmak istediği anlamına gelmez!
Eğer, bir kadın ve bir erkek arkadaşlığın ötesinde bir birlikteliğe sahipse onlara evde ne yaptığını sormamız sanırım bir muhabbetteki üçüncü kişinin durumuna düşmek demektir!
Sahi, senin hiç sevgilinde mi olmadı?
Olmadıysa, müsaitsen onu da edin!
Birlikte sinemaya gidin...
Sohbet edin...
Başını dizlerine daya sevgilinin...
Birlikte film izleyin...
Birlikte bir çay demleyin...
Sevişin...
Ha, bütün bunlar sana ters mi?
O zaman sen yapma güzel kardeşim!
Ama...
Karışma da!



1 Kasım 2025 Cumartesi

Doktor Jivago", Rusya'da 1917 Bolşevik ihtilali ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922

Doktor Jivago", Rusya'da 1917 Bolşevik ihtilali ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922

"Doktor Jivago", Rusya'da 1917 Bolşevik ihtilali ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922) sırasında, aynı zamanda bir şair de olan doktor Yuri Jivago (Ömer Şerif)'nun devrimin liderlerinden birinin karısına aşık olması ile yaşadığı zorlukları anlatan çok kapsamlı, romantik ve destansı bir filmdir.
Çağdaş eleştirmenler, üç saatten fazla süren uzunluğunu eleştirdiler ve tarihi önemsizleştirdiğini iddia ettiler, ancak aşk hikayesinin yoğunluğunu ve filmin insan temalarını ele alışını kabul ettiler. 38. Akademi Ödülleri'nde Doktor Jivago on Oscar'a (En İyi Film dahil) aday gösterildi ve beş ödül kazandı: En İyi Uyarlama Senaryo, Orijinal Müzik, Sinematografi, Sanat Yönetmenliği ve Kostüm Tasarımı. Ayrıca 23. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Film de dahil olmak üzere beş ödül kazandı.
Eser:Boris Pasternak
 

20 Ekim 2025 Pazartesi

BİR NEFESİN ARDINDAKİ HİKÂYE: VICKS NASIL DOĞDU


BİR NEFESİN ARDINDAKİ HİKÂYE: VICKS NASIL DOĞDU?

Bazı icatlar vardır ki, laboratuvarlarda değil; kalplerde başlar.
Sadece bilgiyle değil, eksilmiş bir nefesle, iyileştirilememiş bir evlatla, tutulamayan bir sözle doğarlar...

Amerikalı eczacı Lunsford Richardson, 1854’te doğdu. Kuzey Karolina’da küçük bir eczanesi vardı. Altı çocuk babasıydı. Ne var ki, o çocuklardan biri, henüz küçücükken şiddetli bir solunum yolu hastalığına yakalandı. Oğlunun acı çekerek nefes alamayışını izlemek, Lunsford için tarifsiz bir çaresizlikti. Ne denediyse fayda etmemişti.
Ve oğlunu kaybetti…

İşte o gece, bir eczacı değil, yalnızca yasıyla baş başa kalmış bir baba olarak karar verdi:
Nefes alamayan başka çocuklar da aynı acıyı yaşamasın…

Kendi küçük laboratuvarına kapandı. Raflardan aldığı doğal içerikleri tek tek denemeye başladı. Kafur… Mentol… Okaliptüs…
Her biri doğanın şifa veren nefesleriydi.
Onları yoğun bir merhem hâline getirdi. Göğse sürülünce buharı solunum yollarını açıyor, özellikle çocuklara gece rahat bir uyku sağlıyordu.

Bu formülü ilk olarak kendi ailesinde denedi. Sonuç etkileyiciydi. Öksürükler hafifliyor, çocuklar daha huzurlu uyuyordu.
Ve böylece o tanıdık formül doğdu: Bugünkü adıyla Vicks VapoRub.

Peki adı neden Vicks oldu?

Aslında bu, Lunsford’un ailesine duyduğu sevginin başka bir yansımasıydı. Kayınbiraderi Dr. Joshua Vick, tıbbî bilgileriyle ona hep destek olmuştu. Lunsford da bu katkıya minnet göstermek için ürüne onun soyadını verdi:
“Vick’s” – Zamanla bu isim sadeleşti ve bugünkü hâlini aldı: Vicks.

Ancak hikâye burada bitmedi. İlk yıllarda bu ürünü kimse ciddiye almadı.
Lunsford pes etmedi. Şişeleri eline alıp kapı kapı dolaştı.
Derken, oğlu Smith Richardson babasının mirasını devraldı. Vicks’in üretimini büyüttü, paketlemesini yeniledi, Amerika’nın dört bir yanına ulaştırdı.

Ve sonra 1918 geldi. Dünya büyük bir felaketle sarsıldı: İspanyol gribi salgını.

İnsanlar öksürük nöbetleriyle kıvranıyor, hastaneler yetersiz kalıyordu. İşte o anda, Vicks VapoRub adeta bir kurtarıcı gibi ortaya çıktı.
Sadece bir merhem değil, boğulan bir nefese sunulan bir destekti.
Şişeler raflardan hızla tükeniyordu. Üretim yetişemiyordu.
Vicks, o günden sonra yalnızca bir marka değil, bir ev kokusu oldu. Anne eliyle göğse sürülen o serin mentol kokusu, milyonlarca çocuğun hafızasında yer etti.

Ama her büyük hikâyenin bir gölgesi vardır.
Ve bu formülün gölgesinde bir baba acısı yatar.
Lunsford Richardson, kendi oğlunu iyileştiremedi belki…
Ama onun ardından bulduğu bu şifa, yüzbinlerce çocuğun hayatına dokundu.

Bugün hâlâ o kavanozun kapağını açtığınızda, burnunuza dolan mentol kokusu belki size sadece bir merhem gibi gelir…
Ama aslında o, kaybı başarıya dönüştüren bir babanın azmi'dir. 

Hazırlayan ✍️: Dünya Gözüme Kaçtı

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

18 Ekim 2025 Cumartesi

Traktörün Hikayesi: Aziz Nesin

Traktörün Hikayesi: Aziz Nesin
Traktörün Hikayesi: Aziz Nesin

Köyün ağası traktörüne binmiş, kasabaya pazara gidiyormuş. Yolda köyün çobanı Memet’e rastlamış… Memet yürüyerek kasabaya gidiyormuş. Ağa, Mehmet’i traktöre çağırmış. Bir süre sonra, ağanın aklına bir muzırlık gelmiş; biraz eğlence olur diye düşünerek traktörü durdurmuş ve Memet’e dönmüş:

“Ula Memet,” demiş, “şu yolun kenarındaki mayısı gördün mü?”
(Malum, köy yerinde hayvan b—kuna “mayıs” da denir.)

“He gördüm ağam,” demiş Memet.

Ağa devam etmiş: “Ula Memet, şu mayısı yersen bu traktörü sana veririm.”

Mehmet şaşırmış, afallamış. İçinden “Yahu,” demiş, “ömrü hayatımda böyle bir şeye sahip olamam… Gözümü kapatıp yersem bu traktörün sahibi olurum.” diye düşünerek “Olur ağam, essah mı dediğin?” diyerek ağanın teklifini garanti altına almış. Sonra traktörden inmiş, yolun kenarındaki mayısı bir çırpıda yutmuş.

Ağanın maksadı aslında Mehmet’le dalga geçmekmiş; ama olan biteni görünce o da şaşırmış. Yine de sözünde durmuş ve direksiyondan kalkıp traktörü Mehmet’e teslim etmiş.

Akşama doğru, işleri bitince köye dönerken traktörün yeni sahibi Mehmet, ağayı da alıp köye doğru yol almış. Ama hem ağanın hem de Mehmet’in canı sıkkınmış. Ağanın canı sıkkınmış; çünkü biraz eğleneyim derken gül gibi traktörü çoban Memet’e kaptırmış. Memet’in canı sıkkınmış; çünkü b—k yediği köyde duyulunca nasıl aşağılanacağını düşünüyormuş.

Bu düşüncelerle giderlerken Memet birden traktörü durdurmuş ve ağaya dönerek:

“Ağam,” demiş, “bilirim ki senin de canın sıkkın, benim de… Bak, şu yolun kenarındaki mayısı görüyorsun. O mayısı yersen traktörü geri sana veririm.”

Ağa, zaten büyük bir pişmanlık içindeymiş. Hemen traktörden atlamış, yola inmiş ve gözlerini kapatarak bir çırpıda mayısı yemiş.

Sonra direksiyondan Memet kalkmış, ağa oturmuş. Köye yaklaşırken ağa, Mehmet’e dönüp sormuş:

“Ula Memet, bu traktör kasabaya giderken benimdi, değil mi?”
“Evet, senindi ağam,” demiş Mehmet.
Ağa devam etmiş:
“Kasabadan dönerken de benim değil mi?”
“Senin ağam,” demiş Mehmet.

“Ana… O zaman Mehmet… Biz bu b—k niye yedik?”

 

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

17 Ekim 2025 Cuma

Hadim’de Sonbahar Manzaraları Görsel Şölen Oluşturdu


🍂 Hadim’de Sonbahar Manzaraları Görsel Şölen Oluşturdu

Konya’nın doğa harikası ilçesi Hadim, sonbaharın gelişiyle birlikte adeta renk cümbüşüne büründü. Sararan yapraklar, kızıl tonlara bürünen dağ etekleriyle ilçe, fotoğraf tutkunları için eşsiz kareler sunuyor.

Yüksek rakımı ve zengin bitki örtüsüyle her mevsim ayrı bir güzelliğe sahip olan Hadim’de sonbahar kendini tüm ihtişamıyla gösteriyor. Bölgeyi ziyaret eden vatandaşlar, doğanın bu renkli dönüşümünü keyifle izlerken bol bol fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyor.

Doğaseverler için cazibe merkezi haline gelen Hadim’de, sarı, turuncu ve kızıl tonların hâkim olduğu ağaçlar kartpostalları aratmayan bir güzellik sunuyor.

#Konya #Hadim #Sonbahar #Manzara #Görsel #Şölen #Haber #Hazan #Hüzün #Güz #Bereket #Sarı #Kırmızı #Kızıl #Yeşil #Turuncu #Cazibe #Doğa #Doğasever #Tabiat #Kartpostal #Eşsiz #Güzellik #Tablo #Renk #Rengarenk #Keşfet #Reels #Macera #News


Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

Islak Mendil Kullandığı İçin Ehliyeti İptal Edildi! Araç Kullananlar Dikkat!

Islak Mendil Kullandığı İçin Ehliyeti İptal Edildi! Araç Kullananlar Dikkat!

Merhaba arkadaşlar!

Bugün gerçekten çok şaşırtıcı ve açıkçası hepimizi yakından ilgilendiren bir haber geldi. Duyunca "Yok artık!" diyeceğiniz türden bir olay... Özellikle direksiyon başına geçen, araç kullanan herkesin bu haberi dikkatle okumasını rica ediyorum. Çünkü başımıza gelmesi an meselesi olabilirmiş

Haber Diyarbakır'dan. Dilek Arslan Bal isimli bir vatandaşımızın başına gelenler, resmen filmlere konu olacak cinsten. Dilek Hanım, yolculuk esnasında uğradığı bir benzin istasyonunda hepimizin yaptığı gibi el temizliği için dezenfektan ve ıslak mendil kullanıyor. Buraya kadar her şey normal, değil mi? Zaten temizlik ve hijyen amaçlı kullanıyoruz

Ancak olay, kısa süre sonra girdiği trafik çevirmesinde bambaşka bir hal alıyor. Yapılan alkol testinde maalesef Dilek Hanım alkollü çıkıyor!

Şaşkınlık içinde kalan Dilek Hanım'ın ehliyetine derhal el konuluyor ve yüksek miktarda bir ceza kesiliyor. O an yaşadığı şoku ve haksızlığa uğramışlık hissini hayal bile edemiyorum. Çünkü kendisi alkol kullanmadığından emin

Olayın Aslı ve İspat

Neyse ki, Dilek Hanım hızlı davranarak durumu lehine çevirmeyi başarıyor. Hemen hastaneye giderek kan tahlili yaptırıyor ve alkol kullanmadığını, tamamen temiz olduğunu resmi olarak kanıtlıyor. Sonuç olarak, kanıtlar sayesinde kesilen ceza iptal ediliyor ve ehliyetini geri alıyor.

Peki, alkolmetre neden Dilek Hanım'ı alkollü gösterdi? İşte işin kritik kısmı: Uzmanlar, bazı dezenfektanların ve özellikle yüksek alkol içerikli ıslak mendillerin içindeki etken maddelerin, alkolmetre cihazlarının sensörlerini yanıltabileceğini belirtiyor. Yani Dilek Hanım'ın sadece ellerini silmek için kullandığı ürünler, ne yazık ki cihazı hatalı ölçüme yönlendirmiş.

Mehmet Ali Arslan

#IslakMendilSkandalı #TrafikPolisi #Ehliyetİptali #AlkollüSürüşCezası #AraçKullananlarDikkat #DezenfektanTuzağı #DiyarbakırHaber


Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

16 Ekim 2025 Perşembe

Bir karşılaşmalarında Marilyn Monroe, Albert Einstein’a şakayla şöyle demiş



Bir karşılaşmalarında Marilyn Monroe, Albert Einstein’a şakayla şöyle demiş: “Düşünsene, bir çocuğumuz olsa — benim kadar güzel, senin kadar zeki olurdu.”

https://www.youtube.com/watch?v=H69qXOHVS04&list

Einstein gülümseyerek cevap vermiş:
“Korkarım tam tersi olurdu — benim dış görünüşümü ve senin zekânı alırdı.” O zamanlar kimse Monroe’nun IQ’sunun 165 olduğunu bilmiyordu — bu, tüm zamanların en büyük dâhisi kabul edilen Einstein’dan beş puan fazlaydı.
 
Marilyn (gerçek adı Norma Jeane Baker, 1926–1962) sadece bir oyuncu ve güzellik ikonu değil, aynı zamanda inanılmaz derecede meraklı bir kadındı. Kitap okumayı severdi, yaklaşık bin kitaptan oluşan bir kişisel kütüphanesi vardı ve edebiyat, şiir, tiyatro ve felsefe okumaya saatler harcardı.
 
Ruhu, yaşama sevinciyle bilgiye duyduğu bitmek bilmeyen merakı birleştiriyordu.

İşte hâlâ samimi gelen bazı bilge sözleri:

• “Başıma gelen en güzel şeylerden biri, kadın olmam. Her kadın bunu hissetmeli.”

• “Köpekler ısırmaz. İnsanlar ısırır.”

• “Üzgünken gülümse. Ağlamak çok kolay.”

• “Çocukken kimse bana güzel olduğumu söylemedi. Her çocuk bunu duymalı — doğru olmasa bile.”

• “Birisiyle mutsuz olmaktansa yalnız olmak daha iyidir.”

• “Bir erkeği sevmek kolaydır. Onunla yaşamak zordur.”

• “Başını eğme, dik tut ve gülümse, çünkü hayat güzeldir ve gülümsemek için birçok neden vardır.”


Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

8 Ekim 2025 Çarşamba

Torlak" adlı safkan Arap tayı 5 milyon 250 bin liraya satıldı.


TİGEM'in Veliefendi'de düzenlediği açık artırmada "Torlak" adlı safkan Arap tayı 5 milyon 250 bin liraya satıldı. Bu fiyat, tüm zamanların en yüksek satışı olarak rekor kırdı ve tarihe geçti.

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

6 Ekim 2025 Pazartesi

YÜRÜYEN TAHTIN HİKÂYESİ: TAHTIREVAN


YÜRÜYEN TAHTIN HİKÂYESİ: TAHTIREVAN

Bir zamanlar şehir sokaklarında böyle bir manzara görmek mümkündü…
İçinde zarif hanımefendiler ya da varlıklı beyefendiler, dışında ise onu taşıyan iki güçlü adam. Bu lüks aracın adı tahtırevandı. Farsçadan gelir: “taht” (tahta, sedir) + “revan” (giden, yürüyen) — yani tam anlamıyla “yürüyen taht” demekti.

Tahtırevanlar, 17. ve 18. yüzyıllarda özellikle doğu toplumlarında soyluların, devlet görevlilerinin ve zengin tüccarların şehir içinde kullandığı özel bir ulaşım aracıydı. İçleri yastıklarla döşenir, perdelerle kapatılır, süslemelerle zenginleştirilirdi. Dönemin şartlarında bu, adeta taşınabilir bir makam odası gibiydi.

Elbette bu lüks herkese ait değildi. Bu yüzden halk arasında ince bir sitemle söylenirdi:
“Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider gezmeye.”
Yani, gücü yetmediği hâlde gösterişe özenenler için söylenmiş bir söz…

Benzer taşıma araçları yüzyıllar boyunca İran, Hindistan, Çin ve Avrupa saraylarında da görülmüştür. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru arabaların yaygınlaşmasıyla tahtırevanlar yavaş yavaş kaybolmuş, geriye sadece bir dönemin zarafetini ve sınıf farkını anlatan sessiz bir hatıra kalmıştır.

Hazırlayan✍️: Dünya Gözüme Kaçtı

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

4 Ekim 2025 Cumartesi

Mehmet Ali Arslan yazdı, Jupp Derwall: Türk Futbolunun Dönüm Noktası



Avrupa Devi'nin Galatasaray Macerası ve Mirası

Türk futbolunun modernleşme yolculuğunda kilit bir figür olan efsanevi Alman teknik direktör Josef "Jupp" Derwall'in mirası, aramızdan ayrılışının ardından bile yaşamaya devam ediyor. 10 Mart 1927'de doğan ve 26 Haziran 2007'de vefat eden "Şef Gümüş Kıvrım" lakaplı Derwall, sadece Batı Almanya Ulusal Futbol Takımı'na 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı kazandırmakla kalmadı, aynı zamanda 1984 yılında aldığı şaşırtıcı bir kararla Türk futbolunun çehresini değiştirdi.

Bundesliga'dan gelen cazip teklifleri reddederek Galatasaray Spor Kulübü Futbol Takımı'nın başına geçen Derwall'in gelişi, Avrupa'da Türk futbolunun algısını olumlu yönde değiştiren uluslararası bir saygınlık getirdi.

Modern Teknikler ve Büyük Başarılar

1984-1987 yılları arasında Galatasaray'daki "imtiyazlı" çalışması, Türk futbolunun geleceğinin şekillenmesine yardımcı oldu. Derwall, sadece 1987'de bir Ulusal Şampiyonluk ve 1985'te bir Türkiye Kupası kazandırmakla yetinmedi; en büyük katkısı, İstanbul'daki varlığıyla Türk futboluna modern Avrupa antrenman teknikleri ve taktik fikirlerini kazandırmak oldu.

Türkiye'nin önde gelen teknik direktörleri olan Fatih Terim ve Mustafa Denizli gibi isimler, Derwall'in Türkiye'de bulunduğu süre içinde ondan eğitim alarak bu modern futbol anlayışını gelecek nesillere taşıyan önemli öğrenciler oldular.

Futbola Veda ve Sonsuz Saygı

Derwall, 1987 yılında Galatasaray'dan emekli olarak spor yaşamını noktaladı ve Türkiye millî futbol takımını çalıştırma spekülasyonlarına rağmen Almanya'ya dönerek emekliliğin tadını çıkarma kararı aldı.

26 Haziran 2007'de 80 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yuman Jupp Derwall'e son veda, Türk futbol camiasının kendisine duyduğu büyük saygıyı gözler önüne serdi. 2 Temmuz'daki cenaze törenine, eski kulübü Galatasaray tarafından Türkiye'den özel uçak kaldırıldı ve törene katılanların çoğunluğunun Türk olması dikkat çekiciydi.

Ölümünün ardından yaşanan bu vefa, Derwall'in sadece Türkiye'deki oyunu canlandırmakla kalmayıp, fikir noktasındaki katkılarıyla da Türkiye'ye çok şey verdiğini bir kez daha kanıtladı.

 Galatasaray, bu büyük ismin anısını yaşatmak için Florya Metin Oktay Tesisleri'ndeki bir antrenman sahasına "Jupp Derwall Antrenman Sahası" adını verdi. Jupp Derwall, bıraktığı derin izlerle Türk futbol tarihindeki yerini daima koruyacaktır.

Mehmet Ali Arslan



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Bir Bilim adamının hayatını sonlandıran keşif.


Bir Bilim adamının hayatını sonlandıran keşif.

1840'larda Macar bir doktor tıpta devrim yaratması gereken bir keşif yaptı - aynı zamanda itibarına, kariyerine ve nihayetinde hayatına mal oldu.

Dr. Ignaz Semelweis 1847 yılında Viyana'daki General Hospital'da çalıştı. Doktor ve tıp öğrencilerinin çalıştığı doğum koğuşunda, sadece ebeler tarafından işletilen koğuştan çok daha fazla kadının beşik ateşinden öldüğünü fark etti.

Önemli fark: Doktorlar genellikle doğrudan ameliyathaneden - otopsilerden- gelip, daha fazla temizlik yapmadan hastalara giderler. Smelweis, görünmez "ceset parçalarının" annelerin bedenlerine ellerinin üzerinden ulaştığı sonucuna vardı.

Çözümü basit ama devrim niteliğindeydi: Muayeneden önce herkesin elini klor kalsiyumdan yapılmış bir solüsyonla yıkamasını emretti. Sonuç ezici oldu - ölüm oranı %18'den sadece %1'e düştü.

Ama insanlar bunu kutlanmak yerine alaya aldılar. Pek çok doktor kendisini incinmiş hissetti - daha önceki annelerin ölümüne kendilerinin sebep olabilecekleri düşüncesi onların kariyerini düşürüp ölenlerin yakınlarının hedefi durumuna gelecekti.Bunların arasında soylu zenginlerde vardı.Bu korku ile Smelweis kötü bir pozisyona  itildi.Sürekli düşmanlıklar ile  ezildi. 

Eleştiriler ve baskılar sonucunda sağlığı bozulan Semmelweis, yaşamının son dönemlerinde akıl hastanesine yatırılmış olsa da, el yıkamanın önemini keşfeden bir doktor olarak tarihe geçmişti.

1865 yılında bir enstitüye düştü - sadece iki hafta sonra trajik bir şekilde öldü.

Ölümünden sadece yıllar sonra ilaç gözleminin gerçeğini tıp Dünyası fark etti. Bugün, Ignaz Smelweis hijyenin öncüsü ve "annelerin kurtarıcısı" olarak tüm Dünyada kabul ediliyor. 

Temiz ellere olan basit talebi milyonlarca hayat kurtardı ama o bunu ve o değeri göremedi..



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sakın kimseye ‘Seni seviyorum’ demeyin.


Sakın kimseye ‘Seni seviyorum’ demeyin...

Lütfen. Kullanmayın artık bu sözü. Ba...şka bir şey deyin birbirinize onun yerine duygularınıza daha denk düşen bir şey...
Benim aklıma gelmiyor ama siz bulursunuz. Ne de olsa sizin duygularınız...

“Seni seviyorum” öyle “Kendine iyi bak” gibi bir söz değildir.
Laf olsun diye söylenen...

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde hakkını vereceksiniz.
Bir kere onu gerçekten seviyor olmanız lazım.
Yani öyle dokununca geçiverecek arzularla falan karıştırmayacaksınız.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, o biri en az tuttuğunuz takım kadar önemli olacak hayatınızda.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, bir saat eksik uyumayı göze alabileceksiniz onu daha çok görmek uğruna.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, elini tutmak da önemli olacak başka şeyler kadar.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, “Sevgilimsin” de demiş olduğunuzu bileceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, onu özleyecek, düşünecek, merak edeceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, onun gözü telefonda
(evet, cep telefonu çıktığından beri kulak değil gözler telefonda) aramanızı beklediğini unutmayacaksınız.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, ona sürprizler yapmayı, ufak hediyeler almayı ihmal etmeyeceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, ona şiirler okuyacak hatta kabiliyetiniz varsa, yazacaksınız da.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, şarkıdaki gibi, ellerinizde çiçeklerle kapısında bekleyeceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, belki ömrünüzün sonuna kadar değil ama hiç olmazsa yarın, öbür gün de seveceğinizden emin olacaksınız.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, aynı zamanda “Free takılalım” da diyemeyeceğinizi bileceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, o aşktan söz ederken siz “Ben almayayım, alana da mani olmayayım” demeyeceksiniz.
Nasıl?
Çok mu zor?
Fazla mı zahmetli?

İnsanın birini sevip sevmediği tam da böyle belli oluyor arkadaşlar. Sevmeyince “iş” gibi geliyor bütün bu saydıklarım.

O zaman “Seni seviyorum” demeyeceksiniz. Bu kadar basit. Bir gün farkında olmadan bütün bunları yapıyor olduğunuzu görünceye kadar.

Şimdi “Ne var bunda? Keşke herkes birbirine bolca ‘Seni seviyorum’ dese diye düşünenler olacaktır.

İyi. O zaman birbirini gerçekten sevenler yeni bir söz bulsunlar söyleyecek.
“Seni seviyorum” orta malı olsun.
Zaten oldu olacağı kadar…

PAKİZE SUDA



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

KADIN sordu ADAMA Bana bir şiir yazarmısın

KADIN sordu ADAMA Bana bir şiir yazarmısın
KADIN sordu ADAMA
Bana bir şiir yazarmısın
ADAM sustu
KADIN tekrar sordu
ADAM tekrar sustu ve baktı
KADININ gözlerine
Hadi sen bir ÇAY koy kaçak olsun
KADIN demledi ÇAYI sevgisini katarak
Ve bir heyecanla bekledi
Kendisine yazılacak olan şiiri
Oturdu ADAMIN karşısına
ADAM tuttu KADININ ellerini
Önce alnından ÖPTÜ sonra avuç
İçlerini
Ve KADINA dedi ki ŞİİİR zaten sensin
Yazmaya kıyamadığım
Ben yazarsam başkası okur diye korktuğum... 

Can Yücel

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

4 Ekim 1926... Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi.




4 Ekim 1926... Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi...
17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilerek 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girmiştir. Medeni Kanun'la kadın haklarının güvencesi olan tek eşlilik, evlilik yaşı, resmi nikâh, boşanmada eşit haklar, kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı kabul edildi.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

O FOTOĞRAFIN HİKAYESİ


O FOTOĞRAFIN HİKAYESİ…

Dünyaca ünlü Britanyalı primatolog Jane Goodall 2 Ekim 2025 günü 91 yaşında vefat etti... 
Afrika’da yaşama ait ve şempanzeler üzerine yaptığı çığır açıcı çalışmalarla tanınıyor. Jane Goodall Enstitüsü’nden yapılan açıklamaya göre, Dr. Goodall, ABD’de bir konuşma turu için gittiği California’da doğal nedenlerden hayatını kaybetti.

Zonguldaklı Emrah Küçükertunç, Jane Goodall’ın anısına kendisiyle tanışma hikayesini kaleme aldı: 

Jane Goodall ile Gombe’de Karşılaşmam:

Gombe’ye ilk gidişim, Tanzanya ağır raylı demiryolu inşaat projesinde çalışmaya başlamamdan yaklaşık yedi ay sonraydı. Gombe hakkında önceden bilgim vardı. Daha Türkiye’den ayrılmadan önce Richard Dawkins ve Carl Sagan’ın kitaplarında Jane Goodall’ın Gombe’deki çalışmalarını okumuştum. Büyük kuyruksuz maymunların ve primatların evrimi benim uzun süredir ilgi alanımdı. Bu konularda çok sayıda kitap ve makale okumuştum.

Gombe’ye ilk ulaştığımda beni Khalfan Kikwarley adında genç bir rehber karşıladı. Ormanı iyi bilen, sıcakkanlı bir insandı. Gombe’de şempanzelerin yaşadığı bölgeler oldukça dik yamaçlardan oluşur. Bazen saatlerce yürürsünüz ama hiç şempanze göremezsiniz; çünkü sürüler halinde uzaklaşmış olabilirler. Bu yüzden rehberler ormana dağılır, şempanzeleri gören bağırarak diğerlerine haber verir, hep birlikte onların olduğu bölgeye yönelirsiniz. Şempanzeler çığlık çığlığa etrafınıza doluşur. Aslında tek bir saldırısıyla yetişkin bir şempanze yetişkin insan boyutlarındaki dört kişiyi rahatlıkla öldürebilir. Buna rağmen buradaki şempanzeler insan görmeye alışık oldukları için insanlara saldırmıyorlar, hatta umursamıyorlardı bile.

Tanzanyalılar çok mülayim, çok sıcak insanlardır. Benim için Afrika ilk kez tanıştığım bir yerdi. Hem toprakları hem insanları yeni tanıyordum. Khalfan’la da kısa zamanda samimi bir bağ kurduk. Kendisi dindar bir Müslümandı; İslam tarihi üzerine sohbet ettik. Bu konularda bilgi sahibi olmam onun hoşuna gitti. Bana bir hikâye anlattı: 1960’ta Jane Goodall buraya ilk geldiğinde kampını kurmuş, yanında hayatta kalabilmek için erzak getirmiş. O yıllarda genç bir delikanlı olan dedesi Rashidi ona çok yardımcı olmuş. Daha sonra babası Jumanne de burada çalışmış. Şimdi de kendisi, yani üçüncü kuşak, Jane’in yanında rehberlik yapıyordu.

Yıllar sonra Jane Goodall’ın İnsanın Gölgesinde adlı kitabını okuduğumda Rashidi’den ve onun sekiz yaşındaki oğlu Jumanne’den bahsettiğini gördüm. Khalfan’a sordum; gülümseyerek, “Evet, ben Jumanne’nin oğluyum” dedi.

Jane Goodall Gombe’ye yılda iki kez gelirdi: Ocak ve Temmuz aylarında. Gombe’ye ulaşmak zordur. Önce Darüsselam’dan Tanzanya’nın batısındaki Kigoma şehrine uçarsınız; yaklaşık iki buçuk saat sürer. Oradan teknelerle anlaşmanız gerekir. Genellikle 180–200 dolar arası fiyat verirler. Basit, ilkel teknelerle Tanganyika Gölü’nün kuzeyine doğru iki saatlik bir yolculuk sonunda Gombe’ye ulaşırsınız. Ulaştığınız noktaya ayak bastığınızda, aynı anda 3 ülkeyi görürsünüz. Bulunduğunuz yer Tanzanya'dır. Sağ tarafınıza kafanızı çevirdiğinizde Brundi’yi görürsünüz. Tam karşıdaki kıyı da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'dir. Tekneci gece teknede uyuyarak sizi bekler; siz ormanda iki gün geçirirsiniz.

İlk ziyaretimde Khalfanla konuştuk ve bir sonraki gelişinde Jane Goodall’la buluşmam için sözleştik. Dört beş ay sonra, Jane’in Gombe’ye geleceği tarihte oraya yeniden gittim. Bu defa yanımda annemi de Türkiye’den getirdim. Onun da Jane’le tanışmasını istedim.

Gombe’ye ayak bastığımızda bizi Dr. Anthony Collins karşıladı. Kendisi İngiliz bir biyolog, babun araştırmacısı. Jane onu 40 yıl kadar önce İngiltere’den getirmiş, o zamandan beri Tanzanya’da yaşıyor. Anthony Collins’e Richard Dawkins’in kitaplarını okuduğumu söyledim. Beni hemen uyardı: “Sakın Jane’in yanında Dawkins’in adını anma. Jane spiritüalisttir, Dawkins ise katı bir materyalist. Onu sevmez” dedi.

Sonra Jane’in kulübesine doğru yürüdük. “Ev” dediğim aslında çok basit bir kulübeydi. Camları bile yoktu, tel örgülerle kaplanmıştı. İçeri girdiğimizde Jane eski bir kanepede, dizlerini kendine çekmiş, kucağında tabletle bir şeyler okuyordu. İçerisi çok eski eşyalardan oluşuyordu; muhtemelen çoğu 1960’lardan kalmaydı. Duvarlarda 5–6 kertenkele dolaşıyordu. Jane o kadar vahşi yaşama alışmıştı ki onların varlığı umurunda bile değildi.

Ben, “Beş dakikanızı alacağım, sadece sizi ziyaret etmek istiyorum” dedim. O ise gülümseyerek, “Hayır, lütfen oturun” dedi. Ve uzun bir sohbet başladı. Saatlerce konuştuk. Primatların ve büyük kuyruksuz maymunların evriminden, ortak atalardan ayrılma süreçlerinden bahsettik. Konu konuyu açtı, siyaset bile konuştuk. Dünya liderlerini eleştirdi; bazılarını sert bir şekilde, bazıları hakkında ise olumlu konuştu. Ben de ona Zonguldak’tan, Türkiye’den bazı şeyler anlattım.

Derken, sohbetin doğal akışı içinde Richard Dawkins’den söz etmek zorunda kaldım. Jane birden irkildi, ciddi bir ses tonuyla, “He is my enemy” dedi. Yani, “O benim düşmanımdır.” Ama bana kızmadı, öfke göstermedi. Ben hem Dawkins’i hem Jane’i severim. Bu yaşta, bu olgunlukta, sırf inanç farklılıkları nedeniyle bu kadar bilenmiş olmalarını anlamakta güçlük çekiyorum.

Uzun sohbetin ardından ayrılma vakti geldi. Kapıya birlikte çıktık. Jane birden durdu, ellerimi tuttu ve “Gözlerimin içine bak” dedi. O an heyecandan elim ayağıma dolaştı. Karşımda bir efsane vardı. Ellerini tutup gözlerinin içine baktım. Fotoğraf çektik. Biraz daha oturduk, sohbet ettik. O sırada, içimdeki heyecan ve sevgiyi tutamayarak başımı omzuna koydum. Öyle bir fotoğraf daha çektik. İlk fotoğrafın hikayesi bu işte. 

Ertesi gün dönüş yolunda bu fotoğrafı Dr. Anthony Collins’e gösterdim. Gülümseyerek, “Sen çok şanslı bir adamsın. Jane herkesle bu pozu vermez” dedi.

Bugün Jane Goodall’ın ölüm haberini aldığımda, hafızamda en çok o an canlandı: ellerini tutup gözlerinin içine baktığım, sonra da başımı omzuna koyduğum o an… Hayatımın en değerli hatırası olarak içimde yaşayacak. Jane Goodall artık aramızda değil, ama onun sevgisi, bilime adadığı ömrü ve insanlığa bıraktığı miras asla unutulmayacak.

Bu arada Tanzanya’dan tamamen ayrılalı 3 yıl oldu. Şu anda Hamburg Limanı’nda enerji santralleri bölgesinde çalışıyorum. Ama Tanzanya benim ikinci memleketim. Orası artık hayatımda her zaman olacak. Her zaman gideceğim oraya. Bu arada Safari organizasyon işime de devam ediyorum. O bölgeye Safari tur yapmak isteyenler yine benimle iletişime geçebilirler.

Emrah Küçükertunç-3 Ekim 2025-Hamburg


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sonbahar; Bu aylarda renk çiçekten ayrılır… Güneş kumdan… Menekşe kırmızıdan


Bu aylarda renk çiçekten ayrılır…
Güneş kumdan…
Menekşe kırmızıdan…
Bahçeler çocuk seslerinden
Salkım asmadan
Yaprak dalından
Bir boş salıncak, rüzgarla terasta sallanır…

Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Aklında bir hüzzam şarkı
Bir de ayrılıkların sızısı kalır
Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…!

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Nazım Hikmet; Sen, karşındakine içinden geçeni söyle...


"Sen, karşındakine içinden geçeni söyle...
O, sen'i öyle kabul etsin;
Haaa...
etmiyor mu
gönder gitsin,
Sen , sen oluşunla özelsin...
Nazım Hikmet



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Charles Bukowski; firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim.



Ünlü bir giyim firmasında çalıştığım yıllarda, firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim.

Hemen patrona gidip; bu ürünleri çöpe atmak
yerine  neden ihtiyaç sahiplerine dağıtmıyoruz?
diye sordum.

Bana şöyle dedi; bizim ürünlerimizi sadece zengin insanlar satın alabiliyor. Eğer bu kıyafetleri fakirlerin üzerinde görürlerse rahatsız olurlar. Ayrıca marka değerimiz düşer ve zarar ederiz.

“O gün anlamıştım ki; yoksulluk fakirleri
doyuramadığımız için değil, zenginleri
doyuramadığımız için bitmiyor."

Charles Bukowski



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

20 Eylül 2025 Cumartesi

Sev hayatını


"Sev hayatını... 
 İyilikleriyle sev,
 Güzellikleriyle sev,
 Sana öğrettikleriyle, 
 Seni zorladıklarıyla,
 Senden götürdükleriyle sev... 
 Hatta içindeki  sıkıntılarıyla sev hayatı... 
 Vardır bunları yaşatanın bir bildiği;
 Yaşattıklarının içinde sana anlatmak istediği.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

1976'da, Vietnam'daki birçok huzurevini kasıp kavuran bir grip salgını

1976'da, Vietnam'daki birçok huzurevini kasıp kavuran bir grip salgını
1976'da, Vietnam'daki birçok huzurevini kasıp kavuran bir grip salgını sırasında, bir ayrıntı yaşamla ölüm arasındaki farkı yarattı.

Bu huzurevlerinden birinde, gelişmiş tıbbi ekipmandan yoksun olan bakıcılar basit ama ustaca bir yönteme başvurdular: postüral drenaj. Gövdenin altına havlu yığdılar veya hastaları eğimli sedyelere yatırdılar, böylece yer çekiminin akciğer salgılarını boşaltmasına ve hava yollarını temizlemesine yardımcı oldular.

Antiviral ilaç veya solunum cihazı yoktu. Sadece havlular, doğaçlama ve dikkatli gözlem. Ve işe yaradı. Bu tesiste hiç kimse ölmedi, bu yöntemin kullanılmadığı diğer yerlerde ise onlarca kişi öldü.

Bu olay Vietnam dışında fark edilmedi, ancak yaratıcılığın ve insani bakımın kaynak eksikliğini nasıl telafi edebileceğinin güçlü bir örneği haline geldi. Bazen çözüm en gelişmiş teknolojide değil, temel unsurlarda yatıyor: yaratıcılık, ciddiyet ve hayat kurtarma isteği.
#Alıntı


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

15 Eylül 2025 Pazartesi

Kalyazin'deki Terk Edilmiş Dev


Kalyazin'deki Terk Edilmiş Dev

Rusya'nın Tver Oblastı'nın kalbinde, Sovyet döneminden kalma bir kalıntı yatıyor: RT-64 radyo teleskobu. 1970 yılında inşa edilen bu etkileyici yapı, 64 metre çapında bir çanağa sahip ve bir zamanlar astronomik araştırmalar ve uydu takibi için kullanılıyordu.

RT-64, bugün terk edilmiş bir şekilde duruyor ve etkileyici metalik görünümüyle manzaraya hakim. Altın çağında gelişmiş Sovyet uzay teknolojisini simgeleyen anten, şimdi geçmiş bir dönemin kanıtı olarak hizmet veriyor ve gözle görülür aşınma ve yıpranma belirtileri gösteriyor.

Anıtsal boyutu hâlâ hayranlık uyandırıyor ve yanına gelene kadar ölçeğini anlamak zor.


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

9 Eylül 2025 Salı

Bu fotoğraf, Maradona’nın futbolu ne kadar tutkuyla oynadığını gösteren en güzel karelerden biri


Bu fotoğraf, Maradona’nın futbolu ne kadar tutkuyla oynadığını gösteren en güzel karelerden biri. Üstü başı çamur içinde, sahada mücadele etmiş, yorulmuş ama hâlâ topun üzerinde. Bu, onun futbolu sadece bir oyun değil, hayatının özü gibi gördüğünü anlatıyor. 🏟️⚽

Lüks sahalar, şatafatlı formalar olmadan da futbolun bir tutku olduğunu, yeteneğin ve azmin parladığını hissettiriyor. “Toprak sahadan dünya futbolunun zirvesine” giden yolun simgesi gibi. 

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sarhoş adam hayvanat bahçesine gizlice girip ayılarla birlikte uykuya daldı.


Sarhoş adam hayvanat bahçesine gizlice girip ayılarla birlikte uykuya daldı. 

Şili'de bir adam, küçük bir barda gece geç saatlere kadar içiyor, her akşam köpeğini kaybetmenin acısını içinde boğuyordu. 

Yıllarca birlikte yaşamışlar, günü hep yan yana kıvrılarak bitirmişlerdi. Onu yatırdıklarından beri uyku dayanılmaz hale gelmişti.

O gece soğuk bastırdı, yalnızlık da öyle. Bardan yarı donmuş, yarı kaybolmuş bir halde sendeleyerek çıktı, ta ki yüksek çitler ve saman kokusu onu içeri çekene kadar. Bir şekilde, hayvanat bahçesinde ayıların kafes kapıları rüzgardan çökmüş ama  farkına varmamıştı.

Saatler sonra, gardiyanlar onu ayı barınağının samanlığında kıvrılmış halde buldular; üç devasa hayvan, canlı gölgeler gibi üzerine yapışmıştı. Polis onu uyandırdığında neredeyse kıpırdamadı.

Görevliler zor da olsa adamı kafesten çıkardı adam kendine geldiğinde şunları söyledi..

"Pek bir şey hatırlamıyorum,"  gözlerim yaşlıydı. "Köpeğimi yeni kaybettim... Her gece ona sarılıp uyuyakalırdım. Sanırım çok sarhoş oldum ve birkaç ayıya sarılmaya karar verdim." Sanırım onlarda beni yanlarına kabul etmişler .

Yetkililer genellikle ayılar kafesine giren yabancıları parçalar bu nasıl oldu çözemedik                       dediler.🙏🙏💖💖

Kaynak Cienciatum Sorpréndete


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

1 Eylül 2025 Pazartesi

Güzel bir yazı sosyal medyadan

Güzel bir yazı sosyal medyadan
40 yaşından Sonra Hayatımızdan 
Silinecek Kişiler Listesi

1- Sen aramayı, yazmayı bıraktığın an 
bakarsın ki o aramıyor, yazmıyor. 
Bütün ilişkiyi sen devam ettiriyorsun... 
SİL GİTSİN

2- Bir insandan bir şey öğrenemiyorsan,
o insan gereksizdir... 
SİL GİTSİN

3- Başkalarının sırlarını sana anlatan senin sırlarını da başkalarına anlatır... 
SİL GİTSİN

4- Tartışmayı bilmeyen, dinlemeyen,
kendi fikrini dayatan insanla konuşacak
 bir şeyin yok... 
SİL GİTSİN

5- “Yoğunum” kelimesini ağzına sakız etmiş, sürekli zamansızlıktan dem vuranı... 
SİL GİTSİN
Unutma!. Zaman hiçbir zaman bulunmaz, yaratılır…

6- “Ben buyum” deyip sıyrılan insanla asla anlaşılmaz... 
SİL GİTSİN

7- Saatlerce kendi derdini anlatıp durur, bencillikten burnunun ucunu görmez... 
SİL GİTSİN

8- Ne yaparsan yap gülmez. Bazıları mutsuzluktan beslenir... 
SİL GİTSİN

9- Senden alır, alır, alır… Vermeye gelince beklentisiz sevgiden dem vurur... 
SİL GİTSİN
Değer veriyorsan değer görmelisin. 
Aksi aptallıktır…

10- Kendi yapamadığı için senin başarılarını küçümser. Hatta dürüstlük adı altında kıskançlığını kusar. Sıkma canını, onun derdi kendi acizliğiyle... 
SİL GİTSİN

11- Hayallerini dinlemeyenleri, acını ve mutluluğunu paylaşmayanları... 
SİL GİTSİN...✍️❗️

Alıntı

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

22 Ağustos 2025 Cuma

KALELERİN SESSİZ KAHRAMANI: RINAT DASAEV


KALELERİN SESSİZ KAHRAMANI: RINAT DASAEV

1980’lerde çocuk olmak, sokakta lastik topla kale direklerini okul çantalarından yapıp saatlerce maç yapmak demekti. Ama kaleye geçtiğimizde hepimizin bir idolü vardı. Kimimiz Dino Zoff gibi soğukkanlı olmak isterdik, kimimiz Toni Schumacher’in cesaretiyle uçmayı hayal ederdik – ve o, 1988-1991 yılları arasında Fenerbahçe kalesini koruyarak Türkiye’de de hayranlarıyla buluşmuştu. Kimimiz Jean-Marie Pfaff gibi reflekslerle parlamayı hayal ederdi – ve o da 1989-1990 sezonunda Trabzonspor formasıyla Türk futbolseverlerin karşısına çıkmıştı. Kimimiz ise Zoran Simoviç’i izleyerek ilham alırdık; Yugoslav file bekçisi 1984-1991 yılları arasında Galatasaray kalesini korumuştu. Türk kalecilerine gelince Şenol Güneş, Eser Özaltındere, Yaşar Duran, Engin İpekoğlu gibi isimler bize ilham verirdi. Fakat bütün bu kalecilerin arasında bir tanesi vardı ki, sahada göründüğü an tüm çocukların gözünde gerçek bir süper kahramana dönüşürdü: Rinat Dasaev.

Sovyetler Birliği’nin ve Spartak Moskova’nın efsane kalecisi Dasaev, 1980’lerin en büyük yıldızlarından biriydi. Uzun boyu, panter gibi çevikliği, soğukkanlı duruşu ve olağanüstü refleksleriyle kaleciliğin adeta kitaplarda okutulacak hâlini temsil ediyordu. O dönem ekran başında onu izlerken sadece bir futbolcuya bakmıyorduk; adeta kaleyi bir kale komutanı gibi savunan bir lidere şahit oluyorduk.

1988 Avrupa Şampiyonası’nda sahaya çıktığında, göğsünde “CCCP” yazısıyla milyonlarca futbolseverin gözünde kaleciliğin doruklarını temsil ediyordu. Sağ kolundaki Adidas kaptanlık bandı, aslında sadece sahadaki takım arkadaşlarına değil, televizyon başında onu izleyen küçücük kalplere de güven veriyordu.

Dasaev’i farklı kılan sadece kurtarışları değildi. Onun duruşunda, adeta kaleciliğin felsefesi vardı. Çizgi üzerinde dimdik duran, rakibe gözdağı veren, ama aynı zamanda sakinliğiyle arkadaşlarına güç katan bir yapısı vardı. Biz çocuklar için kaleci olmak, aslında biraz da Dasaev’in gölgesine sığınmaktı.

O yıllar, kalecilerin altın çağıydı. Tacconi, Shilton, Higuita, Silviu Lung, Walter Zenga, Hans van Breukelen… Her biri farklı bir tarzın temsilcisiydi. Ama bizler için Dasaev, kaleciliğin en saf, en soylu hâliydi. Onun eldivenlerinden dönen toplar, sadece kurtarış değil, çocukluğumuzun hayallerine düşen yıldızlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, sadece büyük bir kaleciyi hatırlamıyoruz. O sahadaki duruşunda, bizim çocukluğumuzun kahramanı var: Hayallerimize siper olan, bizlere cesaret aşılayan, kaleyi adeta kendi onuruyla savunan bir isim… Rinat Dasaev.

“O, sadece Sovyetler’in değil, bizim çocukluğumuzun da kalecisiydi. Biz büyüdük, ama hayallerimizin kalesinde hâlâ o duruyor.”

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

BİR HİKÂYE

 BİR HİKÂYE
BİR HİKÂYE 
1942 yılında, soğuk bir kış gününde Nazi toplama kampının içinde genç bir asker, dikenli tellerin ardından genç bir kızın geçtiğini görür. Kız da aynı şekilde genci görünce heyecanlanır. Duygularını ifade etmek çabasıyla, çitin üzerinden kırmızı bir elma atar. Bu o şartlardaki bir asker için bir hayat, bir umut ve sevgi işareti anlamına gelmektedir ve mutlu olur. Genç adam, genç kızın uzattığı elmayı alır. Parlak bir ışık onun karanlığına değmiştir. Ertesi gün, bu genç kızı yeniden görmeyi umut etmenin bile çılgınca olduğunu duşünmesine rağmen, çitin ötesine bakmaktan kendini alamaz. Dikenli tellerin öteki yanındaki genç kız ise, kendisini bu denli heyecanlandıran yüzü yeniden görmeyi arzular. Elinde elma ile koşarak çitin kenarına gelir. Tipi ve dondurucu havaya rağmen kız, elmayı dikenli tellerin üstünden uzattığında, kalbi birkez daha sıcak duygularla dolar. Bu sahne birkaç gün boyunca tekrarlanır. Sadece bir an ve sadece birkaç kelime edebilmek için bile olsa birbirlerini görmek için sabırsızlanırlar. Bu anlık karşılaşmanın sonuncusunda, genç asker üzgün bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile; - Yarın bana elma getirme, burada olmayacağım. Beni başka bir kampa gönderiyorlar” der ve geri dönüp vedalaşamayacak kadar buruk bir şekilde uzaklaşır. O günden itibaren, kederli anlarında o tatlı kızın görüntüsü gözlerinde canlanır. Gözleri, sözleri, nezaketi, saflığı, utangaç yüz ifadesi… Genç adamın tüm ailesi savaşta ölmüştür. Tanıdığı hayat bütünüyle yok olmuş, sadece bu bir tek anı canlı kalarak kendisine umut vermeyi sürdürmüştü. 1957 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, her ikisi de göçmen olan, fakat birbirlerini tanımayan iki yetişkin, arkadaşları aracılığı ile tanışırlar. - Savaş sırasında neredeydiniz? diye sorar kadın. - Almanya da bir toplama kampındaydım diye yanıtlar adam. Kadın tatlı bir tebessümle bir an uzaklara dalar ve daha sonra; - Toplama kampındaki bir gence, elma attığımı anımsıyorum. Bir kaç gün hep aynı yerden çitin öteki yanındaki askerle konuşur, bakışırdık. Sonra o gitti… Ama ben o nu hiç unutamadım. Hep sevdim… Çok sevdim. Adam şaşkınlıkla sorar; Bir gün o genç sana “Artık elma getirme, çünki başka bir kampa gönderiliyorum” dedi mi? Kadın iyice şaşırmış bir ses tonu ile: - Evet. Ama siz bunu nereden biliyorsunuz? diye sorar. Adam kadının gözlerinin içine bakarak; O genç asker bendim. Yıllarca hep düşündüm, hep o güzel birkaç günün anısı ile doldurdum düşlerimi. Benimle Evlenir misin? 1996 Yılında Sevgililer Gününde, Oprah Vintfrey televizyon şovunun çekimlerinde, aynı adam kırk yıllık eşine duyduğu sevgiyi bir kez daha milyonlar önünde anlattı....
Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı boyunca 24 kez intihara teşebbüs ettiği söyleniyor

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı boyunca 24 kez intihara teşebbüs ettiği söyleniyor
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı boyunca 24 kez intihara teşebbüs ettiği söyleniyor. Kendisine göre ise bu rakam 3 kereden ibaret.
Hatta öyle ki kendisi gibi şair olan babası Lütfi Oğuzcan, Ümit Yaşar’ın bir intihar denemesinden sonra şu şiiri kaleme alıyor.
Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,
Ettim ben adımı sana hediye.
Mutluyum ey oğul babanım diye,
Çarptırma hicvinle cezaya beni.
Lütfi Oğuzcan
Oğlu Vedat doğduktan sonra da intihar teşebbüslerine devam eden Ümit Yaşar Oğuzcan bir türlü ölmeyi beceremez. Her seferinde bir sebeple kurtulur.
Sürekli evde Ümit Yaşar’ın başarısız intihar girişimleri ve acı sonuçlarının konuşulması ailenin huzurunu iyiden iyiye bozmuştur.
Bu intihar fikri ise Vedat Oğuzcan’ın aklında dönüp durmaya başlamıştır bile. 17 yaşına geldiğinde ise Vedat Oğuzcan belki de babasına bir ders vermek ister.
Vedat Oğuzcan bu huzursuzluk ortamında daha fazla yaşamak istemez ve Galata Kulesi’ne çıkıp kendini aşağıya bırakır.
Babasının 24 kere intihara teşebbüsüne karşılık kendisi ilk teşebbüsünde ölmüştür. Rivayete göre ise yere düştüğünde çevredekiler Vedat Oğuzcan’ın elinde bir intihar notu bulmuştur.
Notta ise bu dramı daha acıklı hale getiren şu kelimeler yazmaktadır: “Baba öyle intihar edilmez, böyle edilir.”
Bunun sonrasında ise Ümit Yaşar Oğuzcan Oğlu Vedat’ın intiharı için “Galata Kulesi” adlı şiirini kaleme alır.
GALATA KULESİ
6 Haziran 1973, pırıl pırıl bir yaz günüydü,
aydınlıktı, güzeldi dünya,
bir adam düştü o gün galata kulesinden.
kendini bir anda bıraktı boşluğa;
ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu.
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat,
ışıl ışıldı gözleri, içi,
bütün insanlar için sevgiyle doluydu
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
kendini bir anda bıraktı boşluğa,
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün zaman durdu.
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu; açarken ufkunda güller alevden,
çıktı, her günkü gibi gülerek evden,
kimseye belli etmedi içindeki yangını
yürüdü, kendinden emin sonsuzluğa doğru.
galata kulesinde bekliyordu ecel,
bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu,
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu.
küçücüktü bir zaman,
kucağıma alır ninniler söylerdim ona,
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.
bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.
6 haziran 1973 galata kulesinden bir adam attı kendini;
bu nankör insanlara bu kalleş dünyaya inat,
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona,
uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.
Ümit Yaşar Oğuzcan


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

8 Ağustos 2025 Cuma

31 Temmuz 2025 Perşembe

İDRAR VERGİSİ


İDRAR VERGİSİ 

Roma tarihi üzerine yazılmış bazı kaynaklarda Roma İmparatoru Nero’nun intihar etmesinin ardından tahta geçen imparator Vitellius’un halefi Vespasian ile oğlu ve müstakbel imparator Titus arasında şöyle bir diyalog yaşandığı söylenir. Tuvalet ve lağım sistemlerinden idrar toplayan ve bunu özellikle Roma çamaşırhanelerinde amonyak kaynağı olarak kullananlara satan kişilerin yaptığı faaliyet üzerine vergi koyan Vespasian oğlu Titus tarafından eleştirilir. Titus insanların pis kokular yayan idrarı üzerinden bir vergi alınmasının fazlasıyla tiksindirici ya da iğrenç olduğunu düşünür. Oğlunun bu eleştirileri üzerine Vespasian lağım odalarından idrar toplayan tüccarların önündeki altın sikkelerden birisini alır ve oğlu Titus’un burnuna yaklaştırarak “bak bakalım oğlum, kötü kokuyor mu?” diye sorar. Titus parayı gören herkesin gözlerinin ışıldaması ile sergileyebileceği tepkiyi biraz akıllıca ve muzip bir bakışla şu şekilde cevaplar: “Pecunia non olet!” İşte o günden bu yana bu söz “para kokmaz!” ya da “paranın kokusu olmaz!” olarak ifade edilir. Para bugün herkesin eskisinden çok daha fazla sahip olmak istediği bir araç haline gelmiştir. Vergi devletlerinin tarih boyunca akıl almaz konular üzerinden ilginç, tuhaf ya da gülünç vergiler aldıkları bilinmeyen bir konu değildir.
Coşkun Can Aktan


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Ahu Tuğba


Ahu Tuğba
Doğum Yeri: İstanbul / Türkiye

Doğum Tarihi: 13.08.1959

Ahu Tuğba Kimdir?

13 Ağustos 1959 tarihinde İstanbul Yeşilköy’de varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak doğmuştur.

Asıl adı Canan Tuğba Çetin’dir. Babası ile annesi boşandı. Maçka İlkokulu’nu, Atatürk Kız Ortaokulu’nu bitirdi.Daha ortaokuldayken sinema hayatına başladı. Liseyi İstanbul Amerikan Robert Lisesinde okudu. Sonra da Kanada’da Concordia Üniversitesi’nin İngiliz Dili bölümünde okudu ancak bitiremeden döndü.

Yönetmen Metin Erksan‘ın Beyoğlu’nda gezerken görüp film çekme teklifi ile sinema hayatı başladı.

80’li yıllarda Türk sinemasında seks sembolü olduğu filmlerde oynadı. Erkekçe Dergisi’ne cesur pozlar verdi. Sinema oyuncusu Kenan Kalav il.

Ahu Tuğba, 1991’de, Fransız Pascal Levaseu’la Paris’te lüks bir lokantada tanıştı ve kısa süre sonra evlendi. Çift bir yıl evli kaldı. Boşandıkları yılın mayısında Arnavut asıllı tekstilci Timmy Alejtonij ile Barbados Adası’nda tanışan Tuğba, yine hızlı davrandı ve evlendi. Bu evlilikten Ahu adını verdiği kızı dünyaya geldi. Ancak birliktelik uzun soluklu olamadı.

Ahu Tuğba,Osmanbey’de Guantenamera adlı gece kulübünün sahibidir.

2004 yılında atv’de yayınlanan “Ünlüler Çiftliği” yarışma programına katıldı.

Ahu Tuğba, 10 kere evlenmiştir.

1.evliliği: 1973 yılında daha 14 yaşında iken okul arkadaşı ile evlendi kısa sürede boşandı.
2.evliliği: 1981 yılında Mustafa Ulusoy ile evlendi. 1983 yılında boşandı.
3.evliliği: Nafiz Kavi ile evlendi. bir yıl sonra ayrıldı.
4.evliliği: 1984 yılında Süha Kutlu ile evlendi.
5.evliliği: 13 Mayıs 1988 tarihinde Osman Soyer ile evlendi. Ekim 1988 de boşandı.
6.evliliği: Enis Karaduman ile evlendi.
7.evliliği: Mete Has ile evlendi.
8.evliliği: 1991 yılında Fransız Pascal Levaseur ile evlendi. 22 Nisan 1992 tarihinde boşandı.
9.evliliği: 1991 yılında Arnavut asıllı Amerikalı doktor Timmy Alejtanij ile yaptığı evliliğinden kendisi gibi “Ahu Anjelik” adında 1992 doğumlu bir kız çocuğu vardır. 2010 yılında boşandı.
10.evliliği: 2010 yılında İzmirli varlıklı biri ile evlendi.

1 Eylül 2024 tarihinde Miami şehrindeki evinde 69 yaşında öldü. Kızı, annesinin son birkaç gündür öksürdüğünü ve uzun süredir ileri derecede KOAH hastası olduğunu belirtti. Cenazesi, ölümünden 27 gün sonra Miami'den Türkiye'ye getirildi. İlk olarak Atlas Sineması'nda düzenlenen anma töreninin ardından cenazesi Teşvikiye Camii'ne getirildi. Burada kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog