28 Ocak 2025 Salı

Sevinçli bir halde tapu dairesinden çıkan yaşlı adam düşünüyordu

 Sevinçli bir halde tapu dairesinden çıkan yaşlı adam düşünüyordu

Tapu
Sevinçli bir halde tapu dairesinden çıkan yaşlı adam düşünüyordu; “Rahatladım vallahi. Ölümlü dünya bugün varız yarın yokuz..”
Oturduğu evinin tapusunu oğlunun üzerine yaptırmıştı. Bir lokantada öğle yemeği yedi, parkları bahçeleri dolaştı. Bir bankta otururken bir şarkı sesi duydu, Cem Karaca çalıyordu; “Allah yar! Allah yar!”
Akşamüstü eve gitmeye karar verdi, yolda giderken tatlı tatlı düşünüyordu; “Ben ölünce bin tane işle uğraşmasına gerek kalmadı, iyi oldu!” Daha sonra oğlunun onu zorla doktora götürüşü aklına geldi;
– Çok ısrar etmişti kerata doktor için. Sağlığıma bu kadar önem veriyor, ziyaretime de gelse ya!
– Eşi de pek bizimle geçinmeye çalışmıyor ama.. Olsun canım sonuçta canım torunlarımın annesi!
Kendi kendine söylenmeye devam ediyordu; “Bakalım hanım ne diyecek bu duruma, gelinimiz bize gelip gitmiyor diye biraz kırgın ama olsun.
Düşüne düşüne evinin kapısını çaldı, zorla bir gülümseme aldı yaşlı adamın yüzünü. Hanımı açtı kapıyı adam hanımına gülümseyerek; “Nasılsın hanım?” dedi.
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı göstererek; “Ne yapayım, çiçeklerimi suluyordum.”
Hanımı devam etti;
– İnsan özlüyor köyü, yeşilliği.. Köy gibi olmaz ama ne yapalım. Şimdi köyde olsaydık keşke, ne güzel olurdu.
İhtiyar adam çok şaşırmıştı ve hanımına; “Hanım sen köyü pek sevmezdin, geçen yıl biraz kalalım demiştim; torunları özlerim diye tutturdun, kalamadık.”
Hanımı çiçeklerine doğru dönerek cevap verdi;
– İnsan doğduğu yeri, çocukluğunun geçtiği yeri özlüyor. Çok bunaldım şehirden, insan kırda bahçede ağaçların altında yürümek istiyor.
– Tamam hanım gideriz, sen yeter ki iste! Biraz havalar ısınsın gidelim hemen.
– Havaların ısınmasına daha çok var, kim bilir ne zaman ısınır. Beklememiz şart mı bey?
– Kaç yıllık evliyiz anlayamadım hanım ben seni. Kaç yıldır köye gidelim dediğimde olmaz diye tutturuyordun, bugün de gidelim diye tutturuyorsun. Neyse bugün ne oldu anlatayım bak sana.
Kadını bir endişe sardı ve sordu;
– Ne oldu, oğlanı mı gördün?
– Yok hanım! Nereden göreyim o keratayı. Cebinden bir kağıt çıkartarak sordu;
– Bu kağıt nedir hanım biliyor musun?
– Hayırdır bey?
– Yarın ne olacağımız belli değil hanım. Vade geldiğinde bize bir şey olursa, oğlumuz uğraşmasın diye evin tapusunu onun üzerine yaptım. Hanımının sevineceğini beklerken, hanımı acı bir gülüşle baktı kocasına. Yaşlı adam bunu normal bir gülümseme zannetti.
Hanımı söylenmeye başladı;
– Oğlan da buraya gelmişti, sen gittikten birkaç saat sonra.
– Vay hayırsıza bak sen! Sormadın mı bunca zamandır neden gelip gitmiyormuş yanımıza! Sana söylemiyordum ama bizi unuttu diye üzülüyordum. Torunları da getirmiş mi bari?
– Evet, Kerem’i getirmiş, o da: “Sıkıldım hadi hemen gidelim!” diye tutturdu.
– Hayırsız ya, keşke akşamüstü gelseydi de bende görseydim. Niye sabahtan gelmiş ki?
Hanımı tedirginlikle çiçeklerle uğraşır gibi yapıyordu sesi titrer halde; “Şu kağıdı getirmiş.” diyerek masada duran kağıdı gösterdi.
Adam hanımın sesinden dolayı bir şüphe duydu ama tam emin olamadı. Sevinci daha kursağında   iken kağıda uzandı. Kağıdın bir mahkeme kararı olduğunu gördü.
Yaşlı kadının gözleri kızarmıştı, kocasını kolundan nazikçe tutarak koltuğu oturttu ve çiçeklerin yanına doğru gitti. İhtiyar adam gözlüğünü taktı ve kağıdı okumaya başladı;
“Yaşı ilerlediği ve akli dengesi yerinde olmadığına ve tüm varlığını idare ve idame edemeyeceği; ekte belirtilen doktor raporu ile de tespit edildiğinden dolayı, taşınır ve taşınamaz resmi varisi olan oğlu Muzaffer tarafından idaresine karar verilmiştir.” Yaşlı adam başına öne eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı gözyaşlarını silip, çiçeklerin başından ayrılıp kocasının yanına oturdu, eşinin titreyen ellerini tuttu sıkıca. İhtiyar adam oğlunun onu neden zorla doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki acıyı bastırmaya çalışarak;
– Üç senedir hiç uğramadık, köydeki ev ne haldedir acaba?
– Canım ne olacak! Bir gün de temizlerim ben, dert etme sen hiç.
– Dizlerin üşürdü senin o evde..
– Merak etme üşümem ben üşümem..
– Yarın mı gidelim diyordun hanım sen?
– Eşyaları bir taksiye atsak, son köy otobüsüne yetişiriz herhalde.
– Olur, zaten köydeki evde bizi idare edecek kadar eşya var, ben hemen hazırlarım tüm eşyaları.
– Tamam hanım, hazırlan. Şu kağıdı da tapunun yanına koy, oğlan geldiğinde aramasın.
İhtiyar içinden düşünüyordu; “Dünya fani, Allah yar..”
Kadın hızla hazırlanmaya başladı, birileri gelmeden hemen gitmek istiyordu bu evden. Giysileri hemen bir valize tıkıştırdı, fotoğrafları duvardan alırken oğlunun fotoğrafına denk geldi. Almak ile almamak arasında kaldı ve almamaya karar verdi. En son duvarda asılı duran, torunu için kendisinin ördüğü patiği aldı ve öptü, mavi patiklerin üstünde kadının gözyaşları damlıyordu.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Zordur Bir kayaya / bir kavgaya / kör bir kuyuya

 Zordur Bir kayaya / bir kavgaya / kör bir kuyuya

Zordur
Bir kayaya / bir kavgaya / kör bir kuyuya zincirli gibi yaşamak
Ne bir alkış / ne bir ödül 
Tahammülü öğrenerek en önce
Geceyi gündüzü birbirine katmak
Doğacak günden / bir değişim / bir dönüşüm / bir uyanış ummak 
Ya bugün o günse
Kaygılardan / kuşkulardan prangalar takıp bir yandan  
Bütün şafakların nöbetçisi olmak

Kolaydır bırakıp kaçmak
Bu millet adam olmaz / bu harman karın doyurmaz
O ki benim bu şirin canım çekmedi 
Neyimeymiş / bu kuru yerde oturmak
Onur denen bir şeyle avunup durmak
Neyimeymiş / bu kıraç toprağa tohumlar atmak

Hayat kavgadır oysa / hayat imkânsız bir aşktır 
Çırılçıplak gökyüzünün kokusunda gizler kendini
Kupkuru çöllerde / dupduru suların serabı / çimli çiçekli vadiler hayalidir
Hayat yalnız sevene gösterir rengini 
Sırılsıklam ıslatan yağmurlardan sonra açar gökkuşakları
Upuzun geceyi bekleyene en önce aydınlanır tanyeri

Gelin / umudun üryan nöbet erleri olalım 
Kendi yağıyla / kendi kanıyla yanan bir anlık bir kandil alevi
Eşe dosta / dağa 

28 Ocak, Alper Akçam


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İstanbul Beykoz’da yürüyüş ve toplantı alanları belirlendi

İstanbul Beykoz’da yürüyüş ve toplantı alanları belirlendi


İstanbul'da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri İçin Yeni Alanlar Belli Oldu: Beykoz'da Gözler Küçüksu Çayırı'nda


İstanbul Valiliği, vatandaşların toplanma ve gösteri yürüyüşü haklarını kullanabilmeleri için bu yıl kent genelinde belirlenen yeni alanları duyurdu. Bu kapsamda, tarihi ve doğal güzellikleriyle bilinen Beykoz ilçesinde Küçüksu Çayırı Meydanı, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ev sahipliği yapacak önemli merkezlerden biri oldu.

İstanbul Valiliği'nin açıklamasıyla birlikte, kentte yaşayan vatandaşlar, görüşlerini ifade etmek ve toplu halde bir araya gelmek için daha fazla alana sahip olacaklar. Özellikle Beykoz'da Küçüksu Çayırı Meydanı'nın bu amaçla kullanılması, hem ilçenin hem de şehrin sosyal ve siyasi hayatına yeni bir boyut katacak.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Dünya Ardahanlılar günü


Şubat ayına girmek üzere olduğumuz şu günlerde, Ardahanlıların özel günü olan Dünya Ardahanlılar Günü de kapımıza dayanıyor. Her yıl olduğu gibi bu sene de kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve bireyler, güne özel etkinlikler düzenleyecekler.
23 Şubat Dünya Ardahanlılar Günü hakkında detaylı bilgi şu şekildedir:"


Dünya Ardahanlılar Günü, çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kutlama günüdür. Dünya genelindeki Ardahanlılar, her yıl 23 Şubat'ı Dünya Ardahanlılar Günü olarak kutluyor. 23 Şubat Dünya Ardahanlılar Günü, Ardahanlıların bulunduğu birçok ülkede kutlanıyor. 2014 yılında Ardahanlı gazeteci yazar Girişimci Mehmet Ali Arslan'ın önerisiyle ilan edilen Ardahanlılar Günü, bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. 23 Şubat aynı zamanda Ardahan ve ilçelerinin kurtuluş yıl dönümüdür. 23 Şubat günü yapılan bütün eğlence ve etkinlikler Dünya Ardahanlılar Günü kapsamındadır. Kutlamalar bireysel ve toplu olarak yapılmaktadır. 

23 Şubat Dünya Ardahanlılar Günü kutlamaları, farklı ülkelerde yaşayan Ardahanlıların kendi bölgelerinde düzenlediği etkinliklerin yanı sıra, evlerde, işyerlerinde ve sosyal medya gibi iletişim araçlarından da kutlanmaktadır. 


Mehmet Ali Arslan tarafından 2000 yılında gündeme getirilen Dünya Ardahanlılar Günü, 2014 yılında ilan edildi. Ardahan ve ilçelerinin kurtuluş günlerinin başlangıcı 23 Şubat'tır. Kurtuluş günleri etkinlikleri yaklaşık 10 gün sürmektedir. Ancak Dünya Ardahanlılar Günü'nün resmi kutlama günü 23 Şubat'tır. Bu günde yapılan bütün etkinlikler Dünya Ardahanlılar Günü kapsamındadır.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

27 Ocak 2025 Pazartesi

SANMA Kİ SEN GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN



SANMA Kİ SEN
GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN...

Bir yelkenli düşünün.
Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde.
Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. 
Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor.
Bir türlü kıyıya yanaşmıyor.
Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.”
Selin Tekin böyle anlatıyor onu.
Gerçekten "merhaba" demeyi çok severdi.
Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere,  havyanlara, doğaya gördüğü herşeye "merhaba" derdi. 

"Merhaba, rahat edin. 
Benden size kötülük gelmez’ demektir. 
Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. 
‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? 
Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur.
 Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter. 
Bir şey daha var. 
Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. 
Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde...”
Yelken denizi çağrıştırıyordu.
Ve o denize aşıktı.
Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine. 

1945 yılıydı.
Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu'na bir mektup geldi.
Bodrum'dan gönderilmişti.
Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir'di.
Şöyle diyordu mektupta.
"Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın..."
Toplandılar.
Sabahattin Eyüboğlu, 
Bedri Rahmi, 
Erol Güney, 
Sabahattin Ali, 
Samim Kocagöz,
 Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir'de Cevat Şakir ile buluştular...
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko'nun teknesine bindiler.
Güneye indiler... 

Yolculuğun kuralları vardı.
Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı.
Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi.
Öyle de oldu.
Mavi cennette kayboldular.
Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı.
Defterlerin adı "Mavi Yolculuk"tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor.
Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor.
Tek farkı var.
O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar.
Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir'di. 

Sadece denize değil.
Doğaya da aşıktı.
Yine yıllar öncesiydi.
Cevat Şakir, Prosper Merime'nin Karmen'ini Türkçe'ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü.
"Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar..!" 
Gerçekten ne güzel olurdu?
Mimozalar Bodrum'u sarıya boyardı.
Ama Türkiye'de mimoza yoktu. 

Cevat Şakir hemen harekete geçti.
Paris'ten tohum getirtti.
Her tarafa ekti.
Bir süre sonra Bodrum'da her yerde mimozalar yetişti.
Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı.
"Mimozayı onlar için yetiştirmiştim..." 
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir. 

Sadece mimoza değil elbette.
Palmiye, Greyfurt, begonvil, narenciye
50’ye yakın çicek, meyve, agaç...
Hepsi onun eseriydi.
Ve okaliptüs...

Yıl 1938'di.
O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu.
Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı.
Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı.
Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler.
Ancak, bölge bataklıktı.
Tüm ova sivrisinek yuvasıydı.
Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.
İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.
Son çocuğu erkek doğdu. 
Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi.
O bataklık kurutulacaktı.
Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı.
İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi.
Muhtar ve köylüler valiye çıktılar.
Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar.
Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi.
Bilim insanlarına danıştı.
Sonunda çare bulundu.
Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu.
O girdi devreye.
Avusturya'dan yüzlerce okaliptüs fidanı getirildi.
Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu.
Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi.
Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu.
Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı. 
Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu. 

Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır.
Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir.
Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler.
İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer.
Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar.
Şimdi birer dev oldular.
Bazılarının boyu 20 metreyi geçti..
O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı.
O dönemin valisi Recai Güreli.
O fidanların Avusturya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da  Cevat Şakir'di.
Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı'nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı'ydı...

Arkeolojiye de meraklıydı.
Mitolojiye de.
Mitolojiyi şiire döken insandı.
Çağdaş Homeros'tu.
Yaşam ustasıydı.
Gazeteciydi.
Yazardı.
Şair, rehber, araştırmacıydı.
Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. 
Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. 
Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. 
Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı. 

O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu'nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekim'inde, İzmir'de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı'nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı...
Manevi evladı Şadan Gökovalı'ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.
Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.

Anısına saygıyla...


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Yapay Zeka Yarışı'nda Yeni Bir Oyuncu: ABD'nin Egemenliği Tehlikede mi?




Çin'in Yapay Zeka Atılımı, ABD Teknoloji Devlerini Sarsıyor

Çinli yapay zeka girişimi DeepSeek'in sunduğu yeni ve uygun maliyetli yapay zeka modeli, küresel teknoloji piyasalarında şok etkisi yarattı. Bu gelişme, özellikle ABD'li teknoloji devlerinin hisse senetlerinde ciddi düşüşlere neden oldu ve Amerika'nın teknoloji alanındaki egemenliği konusunda soru işaretleri doğurdu.

DeepSeek'in açık kaynaklı ve ChatGPT benzeri yapay zeka modeli, Google ve Meta gibi devlerin geliştirdiği modellerin sunduğu performansı daha düşük bir maliyetle sunarak sektörü derinden etkiledi. Bu durum, yapay zeka alanındaki rekabetin daha da kızışacağının bir göstergesi olarak yorumlandı.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Anton Çehov"un ÖDLEK adlı kitabından




Anton Çehov"un  ÖDLEK adlı kitabından...

Ö D L EK...   
Birkaç gün önce, evde çocuklarıma ders veren öğretmen hanımı çalışma odama çağırmıştım...
“Otur, Julia Vassilyevna” dedim. “Aramızdaki hesabı kapatalım. Her ne kadar şu anda paraya ihtiyacın varsa da, resmi bir merasimde bekler gibi bekleyeceğini ve bir türlü kendiliğinden gelip alacağını istemeyeceğini biliyorum. Neyse, gelelim hesabımıza: Ayda otuz rubleye anlaşmıştık…”
“Kırk.”
“Hayır, otuz. Not etmiştim, çok iyi aklımda. Hem ben öğretmenlere her zaman ayda otuz ruble öderim. Bu duruma göre; buraya geleli iki ay oluyor, dolayısıyla…”
“İki ay beş gün.”
“Tam tamamına iki ay. İşe başladığın günü özellikle not etmiştim. Bu demektir ki, altmış ruble kazanmışsın. Ancak sen bu iki aydan Pazar günlerini çık… biliyorsun ki, pazarları Kolya’ya bir şey öğretmedin, sadece beraber yürüyüşlere çıktınız. Ve üç tatil günü…”
Julia Vassiyevna kızgınlıktan kıpkırmızı kesildi ve öfkeden iki eliyle sıkı sıkı entarisinin eteklerine yapıştı. Fakat hepsi bu kadar…tek bir çıt dahi çıkarmadı.
“Dokuz Pazar, üç tatil günü, yani on iki rubleyi çık! Dört gün Kolya hastaydı, dolayısıyla ders falan vermedin, zaten o sıralarda Vanya ile uğraşıyordun. Üç gün de bir diş ağrısı yüzünden çalışmamıştın ve karım sana öğleden sonraları dinlenmen için izin vermişti. On iki, yedi daha… eder on dokuz. Altmıştan çıkar, geriye ne kalır?.. hımm… Kırk bir ruble. Tamam mı?”
Julia Vassilyevna’nın sol gözü kızarmış, yaşla dolmağa başlamıştı bile. Çenesi hafifçe titriyordu… Sinirli sinirli öksürdü, hızla burnunu sildi. Ancak hepsi bu kadar…tek bir çıt yok.
“Yılbaşına yakın bir gün, bir çay bardağı ve bir de tabak kırmıştın. Bunlar için de iki ruble çıkar. Çay bardağı dededen kalma antika olduğu için aslında iki rubleden çok daha fazla ederdi, ama neyse…boş ver. İşin sonunda ben ne zaman zararlı çıkmadım ki! İhmalin yüzünden Kolya bir gün ağaca tırmanmış ve ceketini yırtmıştı. Onun için de on ruble say. Yine senin dikkatsizliğinin yüzünden hizmetçi kız Vanya’nın ayakkabılarını çalmıştı! Evde tüm olup bitenleri dikkatle izlemen gerekir. Sana bunun için para veriyoruz. Dolayısıyla beş ruble daha çık. Ocak ayının sonunda sana on ruble vermiştim…”
“Hayır, böyle bir şey yapmadınız!” diye Julia Vassilyevna zorlukla yutkunarak cevap verdi.
“Not etmiştim.Yanlış olmama imkân yok!”
“Şey… Peki, öyleyse.”
Kırkbirden yirmi yediyi çıkar…
 kalır sana on dört.”
Kızcağızın şimdi iki gözü birden yaşla dolmuştu. Küçücük şirin burnunun altında da ter damlacıkları belirmeye başlamıştı. Zavallı kız!”
“Şimdiye kadar bana bir kere para verildi” diye titreyen sesiyle konuştu. “Ve o da sizin karınız tarafından. Hepsi üç ruble, fazla değil.”
“Sahi mi? Görüyor musun, ben onu not etmemişim! On dörtten üç daha çıkar…
kalır on bir. Al azizim, işte paran: Üç, beş, dokuz, on, on bir. Tamam mı?”
On bir rublesini de avucuna koydum... Uzandı, aldı ve titreyen parmaklarıyla cebine sokuşturdu...
“Mersi” diye boğuk bir sesle fısıldadı...
Birden yerimden fırladım ve başladım odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye. Sinirlerim son derece bozulmuş, kan tepeme fırlamıştı. Kızgın kızgın;
“Ne için bu…
 ‘Mersi’” diye sordum...
“Verdiğiniz para için.”
“Hakkını yediğimi sen de bal gibi biliyorsun Aman Tanrım! Ne biçim insansın sen, görmüyor musun ki, seni göz göre soydum! Daha ötesi ver mı bunun, paranı çaldım! Ve sen hâlâ ‘Mersi’ diyorsun!”
“Bundan önce çalıştığım yerlerde hiç vermemişlerdi.”
“Hiç mi vermemişlerdi? Şaşırmaya da gerek yok ya! Bana gelince, sana ufak bir şaka yaptım. Sırf ders olsun, öğrenesin diye bu insafsızca yolu seçtim… Merak etme, seksen rublenin tamamını da sana vereceğim! Al işte, hepsi şu zarfın içinde seni bekliyor…
Ancak bir insanın bu kadar pısırık olabileceğine de hâlâ inanamıyorum! Neden haksızlığa baş kaldırmıyorsun? Dünyada bu denli yüreksiz, tabansız olmak mümkün mü... Bu kadar ödlek olmak?”
Acı bir gülümseme dudaklarının kenarında kıvrıldı. Yüzündeki ifade, “Mümkün”, diyordu.
Kendisine zalim bir yoldan ufak bir ders verdiğim için özür diledim. O hâlâ şaşkın şaşkın bakınırken eline seksen rubleyi sıkıştırdım. O yine her zamanki ‘Mersi” siyle mırıldanır gibi üst üstü defalarca teşekkür etti ve odadan çıktı... Arkasından bakarken kendi kendime düşünüyordum:
“Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!”

Anton ÇEHOV 

Ressam  : Paola Luther

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İstanbul Eminönü Karaköy Galata Köprüsü


İstanbul Eminönü Karaköy Galata Köprüsü

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

304 NUMARALI ODA



304 NUMARALI ODA

Bir zamanlar, şimdilerde yıkılmış bir sağlık tesisi olan St.Vincent Hastanesi'nin boş zeminine kar sürekli olarak yağmış ve her yeri kaplamıştı. O sıralar, hastanede uzun süreli yatan hastalar için ayrılan odalardan sadece bir tanesinde hasta vardı:

304 numaralı oda;
40'lı yaşlarının sonlarında, onu yıllarca yatalak bırakan kronik bir hastalıkla savaşan bir adam olan Peter'ı barındırıyordu. İzolasyon ona artık çok ağır geliyordu. Çünkü ziyaretçiler çok nadirdi ve hastane çalışanları, sadece hayati organlarını kontrol etmek veya yemeklerini teslim etmek için yanına uğruyorlardı.

Dondurucu derecede soğuk bir akşam, Peter buzlu pencereden dışarı bakarken, sıradışı bir şey fark etti. Pervazda küçük, pasaklı bir kedi oturmuş, kehribar renkli gözleri ile merakla içeri doğru bakıyordu. Hastanenin tenha konumu ve evcil hayvanlara karşı olan katı kuralları göz önüne alındığında bu, oldukça garip bir manzaraydı.

Peter cama nazikçe vurdu. "Orada ne yapıyorsun, küçüğüm? Donacaksın... "

Kedi yumuşak bir şekilde miyavladı, nefesi soğuk cama karşı minik bulutlar oluşturdu. Kedinin bakışlarındaki bir şey, garip bir şekilde Peter'ın yüreğine işlemişti... Sanki kedi O'nun yalnızlığını anlamış gibiydi.

Ertesi sabah Peter, kediyi hala orada bulduğunda şaşırdı. Kedi, kendisini sert rüzgardan korumak için bir top gibi, sıkıca kıvrılmış bir haldeydi.  Hemşireyi çağırdı,
ama o geldiğinde kedi ortadan kaybolmuştu...

Sonraki günlerde kedi düzenli olarak, hep aynı saatlerde Peter'in penceresinde görünmeye başladı. Vahşi ve evcilleşmemiş görünüşüne rağmen bu hayvanda onu rahatlatan, sakin ve dingin bir şeyler vardı. Peter onun adını "Whiskers" koymaya karar verdi. "

Bir gün, Whiskers ortaya çıktığında, Peter gücünü topladı ve pencereyi hafifçe açtı.
Buzlu havanın içine girmesine izin verdi. Sandviçinden küçük bir parça attı. Kedi onu yemeden önce dikkatli bir şekilde kokladı, sonra Peter'a minnet duygusu ile baktı.

Her gün tekrarlamaya başlayan bu rutin, Peter için adeta bir cankurtaran halatı haline geldi. Her gün, Whiskers'ın ziyaretlerini dört gözle bekliyordu, sessiz arkadaşlıklarında teselli buluyordu. Hemşireler ondaki değişimi fark ettiler.
Peter adeta, tekrar yaşama bağlanmıştı... Gözlerinde, daha önce hiç görmedikleri bir parıltı ve yaşama sevinci vardı artık.

Bir gün çok fırtınalı bir gecenin ardından, Whiskers ilk defa gelmedi... Peter'ın kalbi sızladı. Uyanık halde uzanmış, boş pencereye doğru bakıyor ve zihni endişeyle dolu bir halde düşünüyordu. Ya kediye bir şey olduysa?

Sabah olduğunda Peter kararlıydı. Tüm gücünü toplayarak hemşireyi çağırdı ve soğuğa rağmen onu avluya çıkarması için ikna etti. Hastane arazisini aradılar, seslenip Whiskers'ı çağırdılar.

Onu, eski bakım kulübesinin yanında buldular... Whiskers sırılsıklam bir haldeydi. Titriyor ve zar zor nefes alıyordu. Peter tereddüt etmeden kediyi battaniyesine sardı ve hemşireye Whiskers'ı içeri getirmesi için yalvardı.

Odasına geri döndü. Peter kalan azıcık gücünü kediye bakmak için kullandı. Yemeğini onunla paylaştı, vücudunu havlularla ısıttı ve ona cesaretlendirici sözler fısıldadı. Sonraki birkaç gün içinde, Whiskers yavaş yavaş iyileşirken, Peter derin bir şeyin farkına vardı:
Kediyi kurtarmak; onun içinde 'bir amacı' canlandırmıştı.

Hastane yönetimi sonunda Whiskers'ı keşfetti ancak Peter'ın dönüşümünden etkilendiler.
Bu sebeple kedinin kalmasına izin vererek bir istisna yaptılar. Whiskers, direnç ve arkadaşlık sembolü olarak '304 numaralı oda' nın daimi sakini oldu.

Peter'in hastalığı, tam olarak tedavisi olmayan, kronik bir sağlık sorunuydu ama haftalar aylara dönüştükçe, Peter'ın durumu inanılmaz bir şekilde iyileşti. Fakat bu durum, yapılan herhangi bir tıbbi buluş sayesinde olmamış;
O'na, en karanlık zamanlarda bile; sevginin 'hayatı yaşamaya değer kılan, en güzel şey  olduğunu' hatırlatan bir sokak kedisi ile kurduğu bağ sayesinde olmuştu...

Aslında Whiskers da, tıpkı Peter'ın onu kurtardığı gibi, Peter'ı kurtarmıştı...

O günden sonra, hiçbir zaman ayrılmadılar.

Çünkü onlar, birbirlerini; sıradışı bir yerde
ve hiç beklenmedik bir zamanda bulmuş
-ve artık-
'iki kişilik' bir aile olmuşlardı. 🙏🙏💖💖                                     Alıntı


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

26 Ocak 2025 Pazar

Sarıyer Reşitpaşa spor



Semtimizin takımı Reşitpaşa Spor Kulübü 1.Amatör Kümede Şampiyon olarak önümüzdeki sezon Süper Amatör ligde mücadele edecektir.Başta  Kulüp başkan Faruk Şakar ,Tüm yönetim kurulu teknik ekip ve futbolcularını tebrik eder önümüzde sezon başarılar dilerim.
Mehmet Ali Arslan
#Reşitpaşa
#Reşitpaşaspor



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog