20 Ekim 2025 Pazartesi

BİR NEFESİN ARDINDAKİ HİKÂYE: VICKS NASIL DOĞDU


BİR NEFESİN ARDINDAKİ HİKÂYE: VICKS NASIL DOĞDU?

Bazı icatlar vardır ki, laboratuvarlarda değil; kalplerde başlar.
Sadece bilgiyle değil, eksilmiş bir nefesle, iyileştirilememiş bir evlatla, tutulamayan bir sözle doğarlar...

Amerikalı eczacı Lunsford Richardson, 1854’te doğdu. Kuzey Karolina’da küçük bir eczanesi vardı. Altı çocuk babasıydı. Ne var ki, o çocuklardan biri, henüz küçücükken şiddetli bir solunum yolu hastalığına yakalandı. Oğlunun acı çekerek nefes alamayışını izlemek, Lunsford için tarifsiz bir çaresizlikti. Ne denediyse fayda etmemişti.
Ve oğlunu kaybetti…

İşte o gece, bir eczacı değil, yalnızca yasıyla baş başa kalmış bir baba olarak karar verdi:
Nefes alamayan başka çocuklar da aynı acıyı yaşamasın…

Kendi küçük laboratuvarına kapandı. Raflardan aldığı doğal içerikleri tek tek denemeye başladı. Kafur… Mentol… Okaliptüs…
Her biri doğanın şifa veren nefesleriydi.
Onları yoğun bir merhem hâline getirdi. Göğse sürülünce buharı solunum yollarını açıyor, özellikle çocuklara gece rahat bir uyku sağlıyordu.

Bu formülü ilk olarak kendi ailesinde denedi. Sonuç etkileyiciydi. Öksürükler hafifliyor, çocuklar daha huzurlu uyuyordu.
Ve böylece o tanıdık formül doğdu: Bugünkü adıyla Vicks VapoRub.

Peki adı neden Vicks oldu?

Aslında bu, Lunsford’un ailesine duyduğu sevginin başka bir yansımasıydı. Kayınbiraderi Dr. Joshua Vick, tıbbî bilgileriyle ona hep destek olmuştu. Lunsford da bu katkıya minnet göstermek için ürüne onun soyadını verdi:
“Vick’s” – Zamanla bu isim sadeleşti ve bugünkü hâlini aldı: Vicks.

Ancak hikâye burada bitmedi. İlk yıllarda bu ürünü kimse ciddiye almadı.
Lunsford pes etmedi. Şişeleri eline alıp kapı kapı dolaştı.
Derken, oğlu Smith Richardson babasının mirasını devraldı. Vicks’in üretimini büyüttü, paketlemesini yeniledi, Amerika’nın dört bir yanına ulaştırdı.

Ve sonra 1918 geldi. Dünya büyük bir felaketle sarsıldı: İspanyol gribi salgını.

İnsanlar öksürük nöbetleriyle kıvranıyor, hastaneler yetersiz kalıyordu. İşte o anda, Vicks VapoRub adeta bir kurtarıcı gibi ortaya çıktı.
Sadece bir merhem değil, boğulan bir nefese sunulan bir destekti.
Şişeler raflardan hızla tükeniyordu. Üretim yetişemiyordu.
Vicks, o günden sonra yalnızca bir marka değil, bir ev kokusu oldu. Anne eliyle göğse sürülen o serin mentol kokusu, milyonlarca çocuğun hafızasında yer etti.

Ama her büyük hikâyenin bir gölgesi vardır.
Ve bu formülün gölgesinde bir baba acısı yatar.
Lunsford Richardson, kendi oğlunu iyileştiremedi belki…
Ama onun ardından bulduğu bu şifa, yüzbinlerce çocuğun hayatına dokundu.

Bugün hâlâ o kavanozun kapağını açtığınızda, burnunuza dolan mentol kokusu belki size sadece bir merhem gibi gelir…
Ama aslında o, kaybı başarıya dönüştüren bir babanın azmi'dir. 

Hazırlayan ✍️: Dünya Gözüme Kaçtı

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

18 Ekim 2025 Cumartesi

Traktörün Hikayesi: Aziz Nesin

Traktörün Hikayesi: Aziz Nesin
Traktörün Hikayesi: Aziz Nesin

Köyün ağası traktörüne binmiş, kasabaya pazara gidiyormuş. Yolda köyün çobanı Memet’e rastlamış… Memet yürüyerek kasabaya gidiyormuş. Ağa, Mehmet’i traktöre çağırmış. Bir süre sonra, ağanın aklına bir muzırlık gelmiş; biraz eğlence olur diye düşünerek traktörü durdurmuş ve Memet’e dönmüş:

“Ula Memet,” demiş, “şu yolun kenarındaki mayısı gördün mü?”
(Malum, köy yerinde hayvan b—kuna “mayıs” da denir.)

“He gördüm ağam,” demiş Memet.

Ağa devam etmiş: “Ula Memet, şu mayısı yersen bu traktörü sana veririm.”

Mehmet şaşırmış, afallamış. İçinden “Yahu,” demiş, “ömrü hayatımda böyle bir şeye sahip olamam… Gözümü kapatıp yersem bu traktörün sahibi olurum.” diye düşünerek “Olur ağam, essah mı dediğin?” diyerek ağanın teklifini garanti altına almış. Sonra traktörden inmiş, yolun kenarındaki mayısı bir çırpıda yutmuş.

Ağanın maksadı aslında Mehmet’le dalga geçmekmiş; ama olan biteni görünce o da şaşırmış. Yine de sözünde durmuş ve direksiyondan kalkıp traktörü Mehmet’e teslim etmiş.

Akşama doğru, işleri bitince köye dönerken traktörün yeni sahibi Mehmet, ağayı da alıp köye doğru yol almış. Ama hem ağanın hem de Mehmet’in canı sıkkınmış. Ağanın canı sıkkınmış; çünkü biraz eğleneyim derken gül gibi traktörü çoban Memet’e kaptırmış. Memet’in canı sıkkınmış; çünkü b—k yediği köyde duyulunca nasıl aşağılanacağını düşünüyormuş.

Bu düşüncelerle giderlerken Memet birden traktörü durdurmuş ve ağaya dönerek:

“Ağam,” demiş, “bilirim ki senin de canın sıkkın, benim de… Bak, şu yolun kenarındaki mayısı görüyorsun. O mayısı yersen traktörü geri sana veririm.”

Ağa, zaten büyük bir pişmanlık içindeymiş. Hemen traktörden atlamış, yola inmiş ve gözlerini kapatarak bir çırpıda mayısı yemiş.

Sonra direksiyondan Memet kalkmış, ağa oturmuş. Köye yaklaşırken ağa, Mehmet’e dönüp sormuş:

“Ula Memet, bu traktör kasabaya giderken benimdi, değil mi?”
“Evet, senindi ağam,” demiş Mehmet.
Ağa devam etmiş:
“Kasabadan dönerken de benim değil mi?”
“Senin ağam,” demiş Mehmet.

“Ana… O zaman Mehmet… Biz bu b—k niye yedik?”

 

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

17 Ekim 2025 Cuma

Hadim’de Sonbahar Manzaraları Görsel Şölen Oluşturdu


🍂 Hadim’de Sonbahar Manzaraları Görsel Şölen Oluşturdu

Konya’nın doğa harikası ilçesi Hadim, sonbaharın gelişiyle birlikte adeta renk cümbüşüne büründü. Sararan yapraklar, kızıl tonlara bürünen dağ etekleriyle ilçe, fotoğraf tutkunları için eşsiz kareler sunuyor.

Yüksek rakımı ve zengin bitki örtüsüyle her mevsim ayrı bir güzelliğe sahip olan Hadim’de sonbahar kendini tüm ihtişamıyla gösteriyor. Bölgeyi ziyaret eden vatandaşlar, doğanın bu renkli dönüşümünü keyifle izlerken bol bol fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyor.

Doğaseverler için cazibe merkezi haline gelen Hadim’de, sarı, turuncu ve kızıl tonların hâkim olduğu ağaçlar kartpostalları aratmayan bir güzellik sunuyor.

#Konya #Hadim #Sonbahar #Manzara #Görsel #Şölen #Haber #Hazan #Hüzün #Güz #Bereket #Sarı #Kırmızı #Kızıl #Yeşil #Turuncu #Cazibe #Doğa #Doğasever #Tabiat #Kartpostal #Eşsiz #Güzellik #Tablo #Renk #Rengarenk #Keşfet #Reels #Macera #News


Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

Islak Mendil Kullandığı İçin Ehliyeti İptal Edildi! Araç Kullananlar Dikkat!

Islak Mendil Kullandığı İçin Ehliyeti İptal Edildi! Araç Kullananlar Dikkat!

Merhaba arkadaşlar!

Bugün gerçekten çok şaşırtıcı ve açıkçası hepimizi yakından ilgilendiren bir haber geldi. Duyunca "Yok artık!" diyeceğiniz türden bir olay... Özellikle direksiyon başına geçen, araç kullanan herkesin bu haberi dikkatle okumasını rica ediyorum. Çünkü başımıza gelmesi an meselesi olabilirmiş

Haber Diyarbakır'dan. Dilek Arslan Bal isimli bir vatandaşımızın başına gelenler, resmen filmlere konu olacak cinsten. Dilek Hanım, yolculuk esnasında uğradığı bir benzin istasyonunda hepimizin yaptığı gibi el temizliği için dezenfektan ve ıslak mendil kullanıyor. Buraya kadar her şey normal, değil mi? Zaten temizlik ve hijyen amaçlı kullanıyoruz

Ancak olay, kısa süre sonra girdiği trafik çevirmesinde bambaşka bir hal alıyor. Yapılan alkol testinde maalesef Dilek Hanım alkollü çıkıyor!

Şaşkınlık içinde kalan Dilek Hanım'ın ehliyetine derhal el konuluyor ve yüksek miktarda bir ceza kesiliyor. O an yaşadığı şoku ve haksızlığa uğramışlık hissini hayal bile edemiyorum. Çünkü kendisi alkol kullanmadığından emin

Olayın Aslı ve İspat

Neyse ki, Dilek Hanım hızlı davranarak durumu lehine çevirmeyi başarıyor. Hemen hastaneye giderek kan tahlili yaptırıyor ve alkol kullanmadığını, tamamen temiz olduğunu resmi olarak kanıtlıyor. Sonuç olarak, kanıtlar sayesinde kesilen ceza iptal ediliyor ve ehliyetini geri alıyor.

Peki, alkolmetre neden Dilek Hanım'ı alkollü gösterdi? İşte işin kritik kısmı: Uzmanlar, bazı dezenfektanların ve özellikle yüksek alkol içerikli ıslak mendillerin içindeki etken maddelerin, alkolmetre cihazlarının sensörlerini yanıltabileceğini belirtiyor. Yani Dilek Hanım'ın sadece ellerini silmek için kullandığı ürünler, ne yazık ki cihazı hatalı ölçüme yönlendirmiş.

Mehmet Ali Arslan

#IslakMendilSkandalı #TrafikPolisi #Ehliyetİptali #AlkollüSürüşCezası #AraçKullananlarDikkat #DezenfektanTuzağı #DiyarbakırHaber


Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

16 Ekim 2025 Perşembe

Bir karşılaşmalarında Marilyn Monroe, Albert Einstein’a şakayla şöyle demiş



Bir karşılaşmalarında Marilyn Monroe, Albert Einstein’a şakayla şöyle demiş: “Düşünsene, bir çocuğumuz olsa — benim kadar güzel, senin kadar zeki olurdu.”

https://www.youtube.com/watch?v=H69qXOHVS04&list

Einstein gülümseyerek cevap vermiş:
“Korkarım tam tersi olurdu — benim dış görünüşümü ve senin zekânı alırdı.” O zamanlar kimse Monroe’nun IQ’sunun 165 olduğunu bilmiyordu — bu, tüm zamanların en büyük dâhisi kabul edilen Einstein’dan beş puan fazlaydı.
 
Marilyn (gerçek adı Norma Jeane Baker, 1926–1962) sadece bir oyuncu ve güzellik ikonu değil, aynı zamanda inanılmaz derecede meraklı bir kadındı. Kitap okumayı severdi, yaklaşık bin kitaptan oluşan bir kişisel kütüphanesi vardı ve edebiyat, şiir, tiyatro ve felsefe okumaya saatler harcardı.
 
Ruhu, yaşama sevinciyle bilgiye duyduğu bitmek bilmeyen merakı birleştiriyordu.

İşte hâlâ samimi gelen bazı bilge sözleri:

• “Başıma gelen en güzel şeylerden biri, kadın olmam. Her kadın bunu hissetmeli.”

• “Köpekler ısırmaz. İnsanlar ısırır.”

• “Üzgünken gülümse. Ağlamak çok kolay.”

• “Çocukken kimse bana güzel olduğumu söylemedi. Her çocuk bunu duymalı — doğru olmasa bile.”

• “Birisiyle mutsuz olmaktansa yalnız olmak daha iyidir.”

• “Bir erkeği sevmek kolaydır. Onunla yaşamak zordur.”

• “Başını eğme, dik tut ve gülümse, çünkü hayat güzeldir ve gülümsemek için birçok neden vardır.”


Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

8 Ekim 2025 Çarşamba

Torlak" adlı safkan Arap tayı 5 milyon 250 bin liraya satıldı.


TİGEM'in Veliefendi'de düzenlediği açık artırmada "Torlak" adlı safkan Arap tayı 5 milyon 250 bin liraya satıldı. Bu fiyat, tüm zamanların en yüksek satışı olarak rekor kırdı ve tarihe geçti.

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

6 Ekim 2025 Pazartesi

YÜRÜYEN TAHTIN HİKÂYESİ: TAHTIREVAN


YÜRÜYEN TAHTIN HİKÂYESİ: TAHTIREVAN

Bir zamanlar şehir sokaklarında böyle bir manzara görmek mümkündü…
İçinde zarif hanımefendiler ya da varlıklı beyefendiler, dışında ise onu taşıyan iki güçlü adam. Bu lüks aracın adı tahtırevandı. Farsçadan gelir: “taht” (tahta, sedir) + “revan” (giden, yürüyen) — yani tam anlamıyla “yürüyen taht” demekti.

Tahtırevanlar, 17. ve 18. yüzyıllarda özellikle doğu toplumlarında soyluların, devlet görevlilerinin ve zengin tüccarların şehir içinde kullandığı özel bir ulaşım aracıydı. İçleri yastıklarla döşenir, perdelerle kapatılır, süslemelerle zenginleştirilirdi. Dönemin şartlarında bu, adeta taşınabilir bir makam odası gibiydi.

Elbette bu lüks herkese ait değildi. Bu yüzden halk arasında ince bir sitemle söylenirdi:
“Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider gezmeye.”
Yani, gücü yetmediği hâlde gösterişe özenenler için söylenmiş bir söz…

Benzer taşıma araçları yüzyıllar boyunca İran, Hindistan, Çin ve Avrupa saraylarında da görülmüştür. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru arabaların yaygınlaşmasıyla tahtırevanlar yavaş yavaş kaybolmuş, geriye sadece bir dönemin zarafetini ve sınıf farkını anlatan sessiz bir hatıra kalmıştır.

Hazırlayan✍️: Dünya Gözüme Kaçtı

Ardahanlı Gazeteci, Yazar, Girişimci : Mehmet Ali Arslan, www.mehmetaliarslan.tr

4 Ekim 2025 Cumartesi

Mehmet Ali Arslan yazdı, Jupp Derwall: Türk Futbolunun Dönüm Noktası



Avrupa Devi'nin Galatasaray Macerası ve Mirası

Türk futbolunun modernleşme yolculuğunda kilit bir figür olan efsanevi Alman teknik direktör Josef "Jupp" Derwall'in mirası, aramızdan ayrılışının ardından bile yaşamaya devam ediyor. 10 Mart 1927'de doğan ve 26 Haziran 2007'de vefat eden "Şef Gümüş Kıvrım" lakaplı Derwall, sadece Batı Almanya Ulusal Futbol Takımı'na 1980 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı kazandırmakla kalmadı, aynı zamanda 1984 yılında aldığı şaşırtıcı bir kararla Türk futbolunun çehresini değiştirdi.

Bundesliga'dan gelen cazip teklifleri reddederek Galatasaray Spor Kulübü Futbol Takımı'nın başına geçen Derwall'in gelişi, Avrupa'da Türk futbolunun algısını olumlu yönde değiştiren uluslararası bir saygınlık getirdi.

Modern Teknikler ve Büyük Başarılar

1984-1987 yılları arasında Galatasaray'daki "imtiyazlı" çalışması, Türk futbolunun geleceğinin şekillenmesine yardımcı oldu. Derwall, sadece 1987'de bir Ulusal Şampiyonluk ve 1985'te bir Türkiye Kupası kazandırmakla yetinmedi; en büyük katkısı, İstanbul'daki varlığıyla Türk futboluna modern Avrupa antrenman teknikleri ve taktik fikirlerini kazandırmak oldu.

Türkiye'nin önde gelen teknik direktörleri olan Fatih Terim ve Mustafa Denizli gibi isimler, Derwall'in Türkiye'de bulunduğu süre içinde ondan eğitim alarak bu modern futbol anlayışını gelecek nesillere taşıyan önemli öğrenciler oldular.

Futbola Veda ve Sonsuz Saygı

Derwall, 1987 yılında Galatasaray'dan emekli olarak spor yaşamını noktaladı ve Türkiye millî futbol takımını çalıştırma spekülasyonlarına rağmen Almanya'ya dönerek emekliliğin tadını çıkarma kararı aldı.

26 Haziran 2007'de 80 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yuman Jupp Derwall'e son veda, Türk futbol camiasının kendisine duyduğu büyük saygıyı gözler önüne serdi. 2 Temmuz'daki cenaze törenine, eski kulübü Galatasaray tarafından Türkiye'den özel uçak kaldırıldı ve törene katılanların çoğunluğunun Türk olması dikkat çekiciydi.

Ölümünün ardından yaşanan bu vefa, Derwall'in sadece Türkiye'deki oyunu canlandırmakla kalmayıp, fikir noktasındaki katkılarıyla da Türkiye'ye çok şey verdiğini bir kez daha kanıtladı.

 Galatasaray, bu büyük ismin anısını yaşatmak için Florya Metin Oktay Tesisleri'ndeki bir antrenman sahasına "Jupp Derwall Antrenman Sahası" adını verdi. Jupp Derwall, bıraktığı derin izlerle Türk futbol tarihindeki yerini daima koruyacaktır.

Mehmet Ali Arslan



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Bir Bilim adamının hayatını sonlandıran keşif.


Bir Bilim adamının hayatını sonlandıran keşif.

1840'larda Macar bir doktor tıpta devrim yaratması gereken bir keşif yaptı - aynı zamanda itibarına, kariyerine ve nihayetinde hayatına mal oldu.

Dr. Ignaz Semelweis 1847 yılında Viyana'daki General Hospital'da çalıştı. Doktor ve tıp öğrencilerinin çalıştığı doğum koğuşunda, sadece ebeler tarafından işletilen koğuştan çok daha fazla kadının beşik ateşinden öldüğünü fark etti.

Önemli fark: Doktorlar genellikle doğrudan ameliyathaneden - otopsilerden- gelip, daha fazla temizlik yapmadan hastalara giderler. Smelweis, görünmez "ceset parçalarının" annelerin bedenlerine ellerinin üzerinden ulaştığı sonucuna vardı.

Çözümü basit ama devrim niteliğindeydi: Muayeneden önce herkesin elini klor kalsiyumdan yapılmış bir solüsyonla yıkamasını emretti. Sonuç ezici oldu - ölüm oranı %18'den sadece %1'e düştü.

Ama insanlar bunu kutlanmak yerine alaya aldılar. Pek çok doktor kendisini incinmiş hissetti - daha önceki annelerin ölümüne kendilerinin sebep olabilecekleri düşüncesi onların kariyerini düşürüp ölenlerin yakınlarının hedefi durumuna gelecekti.Bunların arasında soylu zenginlerde vardı.Bu korku ile Smelweis kötü bir pozisyona  itildi.Sürekli düşmanlıklar ile  ezildi. 

Eleştiriler ve baskılar sonucunda sağlığı bozulan Semmelweis, yaşamının son dönemlerinde akıl hastanesine yatırılmış olsa da, el yıkamanın önemini keşfeden bir doktor olarak tarihe geçmişti.

1865 yılında bir enstitüye düştü - sadece iki hafta sonra trajik bir şekilde öldü.

Ölümünden sadece yıllar sonra ilaç gözleminin gerçeğini tıp Dünyası fark etti. Bugün, Ignaz Smelweis hijyenin öncüsü ve "annelerin kurtarıcısı" olarak tüm Dünyada kabul ediliyor. 

Temiz ellere olan basit talebi milyonlarca hayat kurtardı ama o bunu ve o değeri göremedi..



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sakın kimseye ‘Seni seviyorum’ demeyin.


Sakın kimseye ‘Seni seviyorum’ demeyin...

Lütfen. Kullanmayın artık bu sözü. Ba...şka bir şey deyin birbirinize onun yerine duygularınıza daha denk düşen bir şey...
Benim aklıma gelmiyor ama siz bulursunuz. Ne de olsa sizin duygularınız...

“Seni seviyorum” öyle “Kendine iyi bak” gibi bir söz değildir.
Laf olsun diye söylenen...

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde hakkını vereceksiniz.
Bir kere onu gerçekten seviyor olmanız lazım.
Yani öyle dokununca geçiverecek arzularla falan karıştırmayacaksınız.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, o biri en az tuttuğunuz takım kadar önemli olacak hayatınızda.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, bir saat eksik uyumayı göze alabileceksiniz onu daha çok görmek uğruna.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, elini tutmak da önemli olacak başka şeyler kadar.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, “Sevgilimsin” de demiş olduğunuzu bileceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, onu özleyecek, düşünecek, merak edeceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, onun gözü telefonda
(evet, cep telefonu çıktığından beri kulak değil gözler telefonda) aramanızı beklediğini unutmayacaksınız.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, ona sürprizler yapmayı, ufak hediyeler almayı ihmal etmeyeceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, ona şiirler okuyacak hatta kabiliyetiniz varsa, yazacaksınız da.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, şarkıdaki gibi, ellerinizde çiçeklerle kapısında bekleyeceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, belki ömrünüzün sonuna kadar değil ama hiç olmazsa yarın, öbür gün de seveceğinizden emin olacaksınız.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, aynı zamanda “Free takılalım” da diyemeyeceğinizi bileceksiniz.

Birine “Seni seviyorum” dediğinizde, o aşktan söz ederken siz “Ben almayayım, alana da mani olmayayım” demeyeceksiniz.
Nasıl?
Çok mu zor?
Fazla mı zahmetli?

İnsanın birini sevip sevmediği tam da böyle belli oluyor arkadaşlar. Sevmeyince “iş” gibi geliyor bütün bu saydıklarım.

O zaman “Seni seviyorum” demeyeceksiniz. Bu kadar basit. Bir gün farkında olmadan bütün bunları yapıyor olduğunuzu görünceye kadar.

Şimdi “Ne var bunda? Keşke herkes birbirine bolca ‘Seni seviyorum’ dese diye düşünenler olacaktır.

İyi. O zaman birbirini gerçekten sevenler yeni bir söz bulsunlar söyleyecek.
“Seni seviyorum” orta malı olsun.
Zaten oldu olacağı kadar…

PAKİZE SUDA



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

KADIN sordu ADAMA Bana bir şiir yazarmısın

KADIN sordu ADAMA Bana bir şiir yazarmısın
KADIN sordu ADAMA
Bana bir şiir yazarmısın
ADAM sustu
KADIN tekrar sordu
ADAM tekrar sustu ve baktı
KADININ gözlerine
Hadi sen bir ÇAY koy kaçak olsun
KADIN demledi ÇAYI sevgisini katarak
Ve bir heyecanla bekledi
Kendisine yazılacak olan şiiri
Oturdu ADAMIN karşısına
ADAM tuttu KADININ ellerini
Önce alnından ÖPTÜ sonra avuç
İçlerini
Ve KADINA dedi ki ŞİİİR zaten sensin
Yazmaya kıyamadığım
Ben yazarsam başkası okur diye korktuğum... 

Can Yücel

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

4 Ekim 1926... Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi.




4 Ekim 1926... Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi...
17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilerek 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girmiştir. Medeni Kanun'la kadın haklarının güvencesi olan tek eşlilik, evlilik yaşı, resmi nikâh, boşanmada eşit haklar, kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı kabul edildi.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

O FOTOĞRAFIN HİKAYESİ


O FOTOĞRAFIN HİKAYESİ…

Dünyaca ünlü Britanyalı primatolog Jane Goodall 2 Ekim 2025 günü 91 yaşında vefat etti... 
Afrika’da yaşama ait ve şempanzeler üzerine yaptığı çığır açıcı çalışmalarla tanınıyor. Jane Goodall Enstitüsü’nden yapılan açıklamaya göre, Dr. Goodall, ABD’de bir konuşma turu için gittiği California’da doğal nedenlerden hayatını kaybetti.

Zonguldaklı Emrah Küçükertunç, Jane Goodall’ın anısına kendisiyle tanışma hikayesini kaleme aldı: 

Jane Goodall ile Gombe’de Karşılaşmam:

Gombe’ye ilk gidişim, Tanzanya ağır raylı demiryolu inşaat projesinde çalışmaya başlamamdan yaklaşık yedi ay sonraydı. Gombe hakkında önceden bilgim vardı. Daha Türkiye’den ayrılmadan önce Richard Dawkins ve Carl Sagan’ın kitaplarında Jane Goodall’ın Gombe’deki çalışmalarını okumuştum. Büyük kuyruksuz maymunların ve primatların evrimi benim uzun süredir ilgi alanımdı. Bu konularda çok sayıda kitap ve makale okumuştum.

Gombe’ye ilk ulaştığımda beni Khalfan Kikwarley adında genç bir rehber karşıladı. Ormanı iyi bilen, sıcakkanlı bir insandı. Gombe’de şempanzelerin yaşadığı bölgeler oldukça dik yamaçlardan oluşur. Bazen saatlerce yürürsünüz ama hiç şempanze göremezsiniz; çünkü sürüler halinde uzaklaşmış olabilirler. Bu yüzden rehberler ormana dağılır, şempanzeleri gören bağırarak diğerlerine haber verir, hep birlikte onların olduğu bölgeye yönelirsiniz. Şempanzeler çığlık çığlığa etrafınıza doluşur. Aslında tek bir saldırısıyla yetişkin bir şempanze yetişkin insan boyutlarındaki dört kişiyi rahatlıkla öldürebilir. Buna rağmen buradaki şempanzeler insan görmeye alışık oldukları için insanlara saldırmıyorlar, hatta umursamıyorlardı bile.

Tanzanyalılar çok mülayim, çok sıcak insanlardır. Benim için Afrika ilk kez tanıştığım bir yerdi. Hem toprakları hem insanları yeni tanıyordum. Khalfan’la da kısa zamanda samimi bir bağ kurduk. Kendisi dindar bir Müslümandı; İslam tarihi üzerine sohbet ettik. Bu konularda bilgi sahibi olmam onun hoşuna gitti. Bana bir hikâye anlattı: 1960’ta Jane Goodall buraya ilk geldiğinde kampını kurmuş, yanında hayatta kalabilmek için erzak getirmiş. O yıllarda genç bir delikanlı olan dedesi Rashidi ona çok yardımcı olmuş. Daha sonra babası Jumanne de burada çalışmış. Şimdi de kendisi, yani üçüncü kuşak, Jane’in yanında rehberlik yapıyordu.

Yıllar sonra Jane Goodall’ın İnsanın Gölgesinde adlı kitabını okuduğumda Rashidi’den ve onun sekiz yaşındaki oğlu Jumanne’den bahsettiğini gördüm. Khalfan’a sordum; gülümseyerek, “Evet, ben Jumanne’nin oğluyum” dedi.

Jane Goodall Gombe’ye yılda iki kez gelirdi: Ocak ve Temmuz aylarında. Gombe’ye ulaşmak zordur. Önce Darüsselam’dan Tanzanya’nın batısındaki Kigoma şehrine uçarsınız; yaklaşık iki buçuk saat sürer. Oradan teknelerle anlaşmanız gerekir. Genellikle 180–200 dolar arası fiyat verirler. Basit, ilkel teknelerle Tanganyika Gölü’nün kuzeyine doğru iki saatlik bir yolculuk sonunda Gombe’ye ulaşırsınız. Ulaştığınız noktaya ayak bastığınızda, aynı anda 3 ülkeyi görürsünüz. Bulunduğunuz yer Tanzanya'dır. Sağ tarafınıza kafanızı çevirdiğinizde Brundi’yi görürsünüz. Tam karşıdaki kıyı da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'dir. Tekneci gece teknede uyuyarak sizi bekler; siz ormanda iki gün geçirirsiniz.

İlk ziyaretimde Khalfanla konuştuk ve bir sonraki gelişinde Jane Goodall’la buluşmam için sözleştik. Dört beş ay sonra, Jane’in Gombe’ye geleceği tarihte oraya yeniden gittim. Bu defa yanımda annemi de Türkiye’den getirdim. Onun da Jane’le tanışmasını istedim.

Gombe’ye ayak bastığımızda bizi Dr. Anthony Collins karşıladı. Kendisi İngiliz bir biyolog, babun araştırmacısı. Jane onu 40 yıl kadar önce İngiltere’den getirmiş, o zamandan beri Tanzanya’da yaşıyor. Anthony Collins’e Richard Dawkins’in kitaplarını okuduğumu söyledim. Beni hemen uyardı: “Sakın Jane’in yanında Dawkins’in adını anma. Jane spiritüalisttir, Dawkins ise katı bir materyalist. Onu sevmez” dedi.

Sonra Jane’in kulübesine doğru yürüdük. “Ev” dediğim aslında çok basit bir kulübeydi. Camları bile yoktu, tel örgülerle kaplanmıştı. İçeri girdiğimizde Jane eski bir kanepede, dizlerini kendine çekmiş, kucağında tabletle bir şeyler okuyordu. İçerisi çok eski eşyalardan oluşuyordu; muhtemelen çoğu 1960’lardan kalmaydı. Duvarlarda 5–6 kertenkele dolaşıyordu. Jane o kadar vahşi yaşama alışmıştı ki onların varlığı umurunda bile değildi.

Ben, “Beş dakikanızı alacağım, sadece sizi ziyaret etmek istiyorum” dedim. O ise gülümseyerek, “Hayır, lütfen oturun” dedi. Ve uzun bir sohbet başladı. Saatlerce konuştuk. Primatların ve büyük kuyruksuz maymunların evriminden, ortak atalardan ayrılma süreçlerinden bahsettik. Konu konuyu açtı, siyaset bile konuştuk. Dünya liderlerini eleştirdi; bazılarını sert bir şekilde, bazıları hakkında ise olumlu konuştu. Ben de ona Zonguldak’tan, Türkiye’den bazı şeyler anlattım.

Derken, sohbetin doğal akışı içinde Richard Dawkins’den söz etmek zorunda kaldım. Jane birden irkildi, ciddi bir ses tonuyla, “He is my enemy” dedi. Yani, “O benim düşmanımdır.” Ama bana kızmadı, öfke göstermedi. Ben hem Dawkins’i hem Jane’i severim. Bu yaşta, bu olgunlukta, sırf inanç farklılıkları nedeniyle bu kadar bilenmiş olmalarını anlamakta güçlük çekiyorum.

Uzun sohbetin ardından ayrılma vakti geldi. Kapıya birlikte çıktık. Jane birden durdu, ellerimi tuttu ve “Gözlerimin içine bak” dedi. O an heyecandan elim ayağıma dolaştı. Karşımda bir efsane vardı. Ellerini tutup gözlerinin içine baktım. Fotoğraf çektik. Biraz daha oturduk, sohbet ettik. O sırada, içimdeki heyecan ve sevgiyi tutamayarak başımı omzuna koydum. Öyle bir fotoğraf daha çektik. İlk fotoğrafın hikayesi bu işte. 

Ertesi gün dönüş yolunda bu fotoğrafı Dr. Anthony Collins’e gösterdim. Gülümseyerek, “Sen çok şanslı bir adamsın. Jane herkesle bu pozu vermez” dedi.

Bugün Jane Goodall’ın ölüm haberini aldığımda, hafızamda en çok o an canlandı: ellerini tutup gözlerinin içine baktığım, sonra da başımı omzuna koyduğum o an… Hayatımın en değerli hatırası olarak içimde yaşayacak. Jane Goodall artık aramızda değil, ama onun sevgisi, bilime adadığı ömrü ve insanlığa bıraktığı miras asla unutulmayacak.

Bu arada Tanzanya’dan tamamen ayrılalı 3 yıl oldu. Şu anda Hamburg Limanı’nda enerji santralleri bölgesinde çalışıyorum. Ama Tanzanya benim ikinci memleketim. Orası artık hayatımda her zaman olacak. Her zaman gideceğim oraya. Bu arada Safari organizasyon işime de devam ediyorum. O bölgeye Safari tur yapmak isteyenler yine benimle iletişime geçebilirler.

Emrah Küçükertunç-3 Ekim 2025-Hamburg


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sonbahar; Bu aylarda renk çiçekten ayrılır… Güneş kumdan… Menekşe kırmızıdan


Bu aylarda renk çiçekten ayrılır…
Güneş kumdan…
Menekşe kırmızıdan…
Bahçeler çocuk seslerinden
Salkım asmadan
Yaprak dalından
Bir boş salıncak, rüzgarla terasta sallanır…

Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Aklında bir hüzzam şarkı
Bir de ayrılıkların sızısı kalır
Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…!

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Nazım Hikmet; Sen, karşındakine içinden geçeni söyle...


"Sen, karşındakine içinden geçeni söyle...
O, sen'i öyle kabul etsin;
Haaa...
etmiyor mu
gönder gitsin,
Sen , sen oluşunla özelsin...
Nazım Hikmet



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Charles Bukowski; firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim.



Ünlü bir giyim firmasında çalıştığım yıllarda, firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim.

Hemen patrona gidip; bu ürünleri çöpe atmak
yerine  neden ihtiyaç sahiplerine dağıtmıyoruz?
diye sordum.

Bana şöyle dedi; bizim ürünlerimizi sadece zengin insanlar satın alabiliyor. Eğer bu kıyafetleri fakirlerin üzerinde görürlerse rahatsız olurlar. Ayrıca marka değerimiz düşer ve zarar ederiz.

“O gün anlamıştım ki; yoksulluk fakirleri
doyuramadığımız için değil, zenginleri
doyuramadığımız için bitmiyor."

Charles Bukowski



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog