30 Ocak 2025 Perşembe

Bilginizi Artırın.! BİLİYOR MUYDUNUZ

 Bilginizi Artırın.! BİLİYOR MUYDUNUZ


Bilginizi Artırın.! BİLİYOR MUYDUNUZ❓
Kuşlar katı idrar yapmaz.
Atlar ve inekler ayakta uyurlar.
Yarasa, uçabilen tek memelidir. Bacak kemikleri o kadar incedir ki yürüyemez.
Yılanın gözleri kapalı olsa bile, göz kapaklarından görebilir.
Beyaz tüylü kürklerine rağmen, kutup ayılarının aslında siyah derisi vardır.
Ortalama bir ev sineği yalnızca 2 ila 3 hafta yaşar.
Her insana karşılık yaklaşık bir milyon karınca vardır.
Bir akrebin üzerindeki az miktarda alkol onu delirtir ve kendini sokarak öldürmesine neden olur.
Timsahlar ve köpekbalıkları 100 yıla kadar yaşayabilir.
Bir bal arısının iki midesi vardır: biri bal, diğeri yiyecek için.
Filler, mavi balinanın dilinden daha hafiftir. Mavi balinanın kalbi bir araba büyüklüğündedir.
Mavi balinalar, Dünya'da dolaşan en büyük yaratıklardır.
Bir hamamböceği, açlıktan ölmeden önce başı olmadan yaklaşık bir hafta yaşayabilir. Bir yunus hastalandığında veya yaralandığında, sıkıntı çığlıkları diğer yunusların yardım etmesini sağlayarak yüzeye çıkıp nefes almasına yardımcı olur.
Bir salyangoz 3 yıla kadar uyuyabilir.
En hızlı kuş olan diken kuyruklu kırlangıç, 106 mil/saate kadar hızlarda uçabilir. (Alaca doğan 390 km/sa veya 108 mil/saate daha da hızlıdır.)
Bir inek ömrü boyunca yaklaşık 200.000 bardak süt üretir.
Sülüğün 32 beyni vardır.
Ortalama bir dış mekan kedisi sadece 3 yıl yaşarken, sadece iç mekanda yaşayan kediler 16 yıl veya daha uzun yaşayabilir.
Köpekbalıkları kanser dahil her hastalığa karşı bağışıktır.
Bir sivrisineğin hortumu, cildi ve hatta koruyucu giysileri kesmesine yardımcı olmak için 47 keskin kenara sahiptir.
İnsan beyninin 2,5 milyon petabayttan fazla bir hafıza kapasitesi vardır, bu da 2.500.500 gigabayta eşittir.
Bilgi Güçtür!
Yaşlandıkça kas kütlesi, güç ve fonksiyon kaybının sorumlusu olan biyolojik olgu nedir? Buna Sarkopeni denir!
Sarkopeni, yaşlanmaya bağlı olarak iskelet kas kütlesi ve gücünün ilerleyici kaybını ifade eder. Bu durumun etkisi, bireye bağlı olarak ciddi olabilir.
Sarkopeni nasıl önlenir?
Aktif Kalın: Ayakta durabiliyorsanız oturmayın; oturabiliyorsanız uzanmayın! Hareket, kas kaybını önlemenin anahtarıdır.
Yaşlılarda Hareketi Teşvik Edin: Yaşlı bir kişi hastalandığında veya hastaneye kaldırıldığında, dinlenmesini veya yatakta kalmasını teşvik etmekten kaçının. Bunu yapmak için çok zayıf olmadıkları sürece yürümelerine yardımcı olun. Sadece bir hafta yatakta yatmak kas kütlesinde %5'lik bir kayba neden olabilir ve yaşlılar genellikle bu kaybı tam olarak telafi edemezler.
Sarkopeni, osteoporozdan daha endişe vericidir: Osteoporozda birincil risk düşmedir, ancak sarkopeni yalnızca yaşam kalitesini etkilemekle kalmaz, aynı zamanda kas kütlesinin azalması nedeniyle yüksek kan şekerine de katkıda bulunur. Boşta duran kaslar daha hızlı kas kaybına yol açar: Bacaklardaki kaslar kullanılmadığında hızla bozulur. Oturmak veya uzanmak bacak hareketini sınırlar ve kasları zayıflatır. Yürüme, koşma ve bisiklete binme gibi aktiviteler kas kütlesini oluşturmanın ve korumanın mükemmel yollarıdır.
Yaşlanma Ayaklardan Yukarıya Başlar! Yaşlandıkça bacaklarınızı aktif ve güçlü tutun. Bacaklarınızı sadece iki hafta hareket ettirmezseniz, on yıllık gücünüzü kaybedersiniz! Yürüme ve bisiklete binme gibi düzenli egzersizler kas gücünü korumak için hayati önem taşır.
Ayaklar tüm vücudun ağırlığını destekler ve bu da onları hareket kabiliyeti için kritik hale getirir. Bu nedenle, gücünüzü ve hareket kabiliyetinizi korumak için her gün yürüyün. 



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

29 Ocak 2025 Çarşamba

defne yaprağı faydaları




Birçok kadın yiyeceklere defne yaprağı ekliyor, özellikle kırmızı et ve kuş eti yemeğine defne yaprağı eklediğinin nedenini bilmeden, herhangi bir kadına nedenini sorduğunuzda: 
Yemeğe tat ve lezzet vermek için der...
Bu çok yanlış...
Defne yaprağını bir bardak suda kaynatıp tadına bakarsanız ne tat nede lezzet bulamazsınız...

Neden etin üzerine defne yaprağı koyuyorsun?

Ete defne yaprağı eklemek trigliseridleri test ve onay için monolip haline getirir...
Bir tavuğu ortadan ikiye kesip her yarısını tencerede pişirin, bir defne yaprağı ikinciye defne olmadan koyun ve her iki tenceredeki yağ miktarını işaretleyin...
Defne yaprağınız varsa eczaneye gitmenize gerek yok, son yapılan bilimsel çalışmalarda defne yaprağının birçok faydası olduğunu kanıtlamıştır...
Birçok sağlık problemlerinden ve tehlikeli hastalıklardan kurtulmaya yardımcı olur...

Defne yaprağının avantajları arasında:
Defne yaprağı sindirim bozukluklarını tedavi eder defne yaprağı ise şişkinlikten kurtulmaya yardımcı,mide yanması
Asitlik ve kabızlık
Sıcak defne çayı içerek bağırsak hareketliliğini düzenler...
Kan şekeri seviyesini düşürür ve defne antioksidandır...
Vücudun bir ay boyunca yemekte yiyerek ya da defne çayı içerek insülin üretmesini sağlar...
Zararlı kolesterolü yok eder ve vücudu trigliseridlerden arındırır...
Soğuk algınlığı, grip ve şiddetli öksürük tedavisinde oldukça faydalıdır, çünkü zengin bir C vitamini kaynağıdır... 
İltihabı gidermek ve öksürüğün şiddetini azaltmak için yaprakları kaynatıp buharı soluyabilirsiniz...
Defne yaprağı kalbi ve kan damarlarını koruyan bileşikler içerdiği için kalbi krizlerden korur ve beyni de korur...
Vücutta kanser hücrelerinin oluşmasını engelleyen maddeler olan kafein asit, kercetin, egenol ve partenolid gibi asitlerden zengindir...
Uykudan önce alınırsa uykusuzluk ve stresi ortadan kaldırır, rahatlamaya ve huzurlu uykuya yardımcı olur...
Günde iki kez bir fincan haşlanmış defne yaprağı içmek böbrek taşlarını eritir ve enfeksiyonları tedavi eder....
Şifa olsun                                                          alıntı


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

28 Ocak 2025 Salı

Sevinçli bir halde tapu dairesinden çıkan yaşlı adam düşünüyordu

 Sevinçli bir halde tapu dairesinden çıkan yaşlı adam düşünüyordu

Tapu
Sevinçli bir halde tapu dairesinden çıkan yaşlı adam düşünüyordu; “Rahatladım vallahi. Ölümlü dünya bugün varız yarın yokuz..”
Oturduğu evinin tapusunu oğlunun üzerine yaptırmıştı. Bir lokantada öğle yemeği yedi, parkları bahçeleri dolaştı. Bir bankta otururken bir şarkı sesi duydu, Cem Karaca çalıyordu; “Allah yar! Allah yar!”
Akşamüstü eve gitmeye karar verdi, yolda giderken tatlı tatlı düşünüyordu; “Ben ölünce bin tane işle uğraşmasına gerek kalmadı, iyi oldu!” Daha sonra oğlunun onu zorla doktora götürüşü aklına geldi;
– Çok ısrar etmişti kerata doktor için. Sağlığıma bu kadar önem veriyor, ziyaretime de gelse ya!
– Eşi de pek bizimle geçinmeye çalışmıyor ama.. Olsun canım sonuçta canım torunlarımın annesi!
Kendi kendine söylenmeye devam ediyordu; “Bakalım hanım ne diyecek bu duruma, gelinimiz bize gelip gitmiyor diye biraz kırgın ama olsun.
Düşüne düşüne evinin kapısını çaldı, zorla bir gülümseme aldı yaşlı adamın yüzünü. Hanımı açtı kapıyı adam hanımına gülümseyerek; “Nasılsın hanım?” dedi.
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı göstererek; “Ne yapayım, çiçeklerimi suluyordum.”
Hanımı devam etti;
– İnsan özlüyor köyü, yeşilliği.. Köy gibi olmaz ama ne yapalım. Şimdi köyde olsaydık keşke, ne güzel olurdu.
İhtiyar adam çok şaşırmıştı ve hanımına; “Hanım sen köyü pek sevmezdin, geçen yıl biraz kalalım demiştim; torunları özlerim diye tutturdun, kalamadık.”
Hanımı çiçeklerine doğru dönerek cevap verdi;
– İnsan doğduğu yeri, çocukluğunun geçtiği yeri özlüyor. Çok bunaldım şehirden, insan kırda bahçede ağaçların altında yürümek istiyor.
– Tamam hanım gideriz, sen yeter ki iste! Biraz havalar ısınsın gidelim hemen.
– Havaların ısınmasına daha çok var, kim bilir ne zaman ısınır. Beklememiz şart mı bey?
– Kaç yıllık evliyiz anlayamadım hanım ben seni. Kaç yıldır köye gidelim dediğimde olmaz diye tutturuyordun, bugün de gidelim diye tutturuyorsun. Neyse bugün ne oldu anlatayım bak sana.
Kadını bir endişe sardı ve sordu;
– Ne oldu, oğlanı mı gördün?
– Yok hanım! Nereden göreyim o keratayı. Cebinden bir kağıt çıkartarak sordu;
– Bu kağıt nedir hanım biliyor musun?
– Hayırdır bey?
– Yarın ne olacağımız belli değil hanım. Vade geldiğinde bize bir şey olursa, oğlumuz uğraşmasın diye evin tapusunu onun üzerine yaptım. Hanımının sevineceğini beklerken, hanımı acı bir gülüşle baktı kocasına. Yaşlı adam bunu normal bir gülümseme zannetti.
Hanımı söylenmeye başladı;
– Oğlan da buraya gelmişti, sen gittikten birkaç saat sonra.
– Vay hayırsıza bak sen! Sormadın mı bunca zamandır neden gelip gitmiyormuş yanımıza! Sana söylemiyordum ama bizi unuttu diye üzülüyordum. Torunları da getirmiş mi bari?
– Evet, Kerem’i getirmiş, o da: “Sıkıldım hadi hemen gidelim!” diye tutturdu.
– Hayırsız ya, keşke akşamüstü gelseydi de bende görseydim. Niye sabahtan gelmiş ki?
Hanımı tedirginlikle çiçeklerle uğraşır gibi yapıyordu sesi titrer halde; “Şu kağıdı getirmiş.” diyerek masada duran kağıdı gösterdi.
Adam hanımın sesinden dolayı bir şüphe duydu ama tam emin olamadı. Sevinci daha kursağında   iken kağıda uzandı. Kağıdın bir mahkeme kararı olduğunu gördü.
Yaşlı kadının gözleri kızarmıştı, kocasını kolundan nazikçe tutarak koltuğu oturttu ve çiçeklerin yanına doğru gitti. İhtiyar adam gözlüğünü taktı ve kağıdı okumaya başladı;
“Yaşı ilerlediği ve akli dengesi yerinde olmadığına ve tüm varlığını idare ve idame edemeyeceği; ekte belirtilen doktor raporu ile de tespit edildiğinden dolayı, taşınır ve taşınamaz resmi varisi olan oğlu Muzaffer tarafından idaresine karar verilmiştir.” Yaşlı adam başına öne eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı gözyaşlarını silip, çiçeklerin başından ayrılıp kocasının yanına oturdu, eşinin titreyen ellerini tuttu sıkıca. İhtiyar adam oğlunun onu neden zorla doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki acıyı bastırmaya çalışarak;
– Üç senedir hiç uğramadık, köydeki ev ne haldedir acaba?
– Canım ne olacak! Bir gün de temizlerim ben, dert etme sen hiç.
– Dizlerin üşürdü senin o evde..
– Merak etme üşümem ben üşümem..
– Yarın mı gidelim diyordun hanım sen?
– Eşyaları bir taksiye atsak, son köy otobüsüne yetişiriz herhalde.
– Olur, zaten köydeki evde bizi idare edecek kadar eşya var, ben hemen hazırlarım tüm eşyaları.
– Tamam hanım, hazırlan. Şu kağıdı da tapunun yanına koy, oğlan geldiğinde aramasın.
İhtiyar içinden düşünüyordu; “Dünya fani, Allah yar..”
Kadın hızla hazırlanmaya başladı, birileri gelmeden hemen gitmek istiyordu bu evden. Giysileri hemen bir valize tıkıştırdı, fotoğrafları duvardan alırken oğlunun fotoğrafına denk geldi. Almak ile almamak arasında kaldı ve almamaya karar verdi. En son duvarda asılı duran, torunu için kendisinin ördüğü patiği aldı ve öptü, mavi patiklerin üstünde kadının gözyaşları damlıyordu.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Zordur Bir kayaya / bir kavgaya / kör bir kuyuya

 Zordur Bir kayaya / bir kavgaya / kör bir kuyuya

Zordur
Bir kayaya / bir kavgaya / kör bir kuyuya zincirli gibi yaşamak
Ne bir alkış / ne bir ödül 
Tahammülü öğrenerek en önce
Geceyi gündüzü birbirine katmak
Doğacak günden / bir değişim / bir dönüşüm / bir uyanış ummak 
Ya bugün o günse
Kaygılardan / kuşkulardan prangalar takıp bir yandan  
Bütün şafakların nöbetçisi olmak

Kolaydır bırakıp kaçmak
Bu millet adam olmaz / bu harman karın doyurmaz
O ki benim bu şirin canım çekmedi 
Neyimeymiş / bu kuru yerde oturmak
Onur denen bir şeyle avunup durmak
Neyimeymiş / bu kıraç toprağa tohumlar atmak

Hayat kavgadır oysa / hayat imkânsız bir aşktır 
Çırılçıplak gökyüzünün kokusunda gizler kendini
Kupkuru çöllerde / dupduru suların serabı / çimli çiçekli vadiler hayalidir
Hayat yalnız sevene gösterir rengini 
Sırılsıklam ıslatan yağmurlardan sonra açar gökkuşakları
Upuzun geceyi bekleyene en önce aydınlanır tanyeri

Gelin / umudun üryan nöbet erleri olalım 
Kendi yağıyla / kendi kanıyla yanan bir anlık bir kandil alevi
Eşe dosta / dağa 

28 Ocak, Alper Akçam


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İstanbul Beykoz’da yürüyüş ve toplantı alanları belirlendi

İstanbul Beykoz’da yürüyüş ve toplantı alanları belirlendi


İstanbul'da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri İçin Yeni Alanlar Belli Oldu: Beykoz'da Gözler Küçüksu Çayırı'nda


İstanbul Valiliği, vatandaşların toplanma ve gösteri yürüyüşü haklarını kullanabilmeleri için bu yıl kent genelinde belirlenen yeni alanları duyurdu. Bu kapsamda, tarihi ve doğal güzellikleriyle bilinen Beykoz ilçesinde Küçüksu Çayırı Meydanı, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ev sahipliği yapacak önemli merkezlerden biri oldu.

İstanbul Valiliği'nin açıklamasıyla birlikte, kentte yaşayan vatandaşlar, görüşlerini ifade etmek ve toplu halde bir araya gelmek için daha fazla alana sahip olacaklar. Özellikle Beykoz'da Küçüksu Çayırı Meydanı'nın bu amaçla kullanılması, hem ilçenin hem de şehrin sosyal ve siyasi hayatına yeni bir boyut katacak.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Dünya Ardahanlılar günü


Şubat ayına girmek üzere olduğumuz şu günlerde, Ardahanlıların özel günü olan Dünya Ardahanlılar Günü de kapımıza dayanıyor. Her yıl olduğu gibi bu sene de kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve bireyler, güne özel etkinlikler düzenleyecekler.
23 Şubat Dünya Ardahanlılar Günü hakkında detaylı bilgi şu şekildedir:"


Dünya Ardahanlılar Günü, çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kutlama günüdür. Dünya genelindeki Ardahanlılar, her yıl 23 Şubat'ı Dünya Ardahanlılar Günü olarak kutluyor. 23 Şubat Dünya Ardahanlılar Günü, Ardahanlıların bulunduğu birçok ülkede kutlanıyor. 2014 yılında Ardahanlı gazeteci yazar Girişimci Mehmet Ali Arslan'ın önerisiyle ilan edilen Ardahanlılar Günü, bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. 23 Şubat aynı zamanda Ardahan ve ilçelerinin kurtuluş yıl dönümüdür. 23 Şubat günü yapılan bütün eğlence ve etkinlikler Dünya Ardahanlılar Günü kapsamındadır. Kutlamalar bireysel ve toplu olarak yapılmaktadır. 

23 Şubat Dünya Ardahanlılar Günü kutlamaları, farklı ülkelerde yaşayan Ardahanlıların kendi bölgelerinde düzenlediği etkinliklerin yanı sıra, evlerde, işyerlerinde ve sosyal medya gibi iletişim araçlarından da kutlanmaktadır. 


Mehmet Ali Arslan tarafından 2000 yılında gündeme getirilen Dünya Ardahanlılar Günü, 2014 yılında ilan edildi. Ardahan ve ilçelerinin kurtuluş günlerinin başlangıcı 23 Şubat'tır. Kurtuluş günleri etkinlikleri yaklaşık 10 gün sürmektedir. Ancak Dünya Ardahanlılar Günü'nün resmi kutlama günü 23 Şubat'tır. Bu günde yapılan bütün etkinlikler Dünya Ardahanlılar Günü kapsamındadır.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

27 Ocak 2025 Pazartesi

SANMA Kİ SEN GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN



SANMA Kİ SEN
GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN...

Bir yelkenli düşünün.
Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde.
Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. 
Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor.
Bir türlü kıyıya yanaşmıyor.
Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.”
Selin Tekin böyle anlatıyor onu.
Gerçekten "merhaba" demeyi çok severdi.
Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere,  havyanlara, doğaya gördüğü herşeye "merhaba" derdi. 

"Merhaba, rahat edin. 
Benden size kötülük gelmez’ demektir. 
Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. 
‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? 
Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur.
 Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter. 
Bir şey daha var. 
Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. 
Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde...”
Yelken denizi çağrıştırıyordu.
Ve o denize aşıktı.
Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine. 

1945 yılıydı.
Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu'na bir mektup geldi.
Bodrum'dan gönderilmişti.
Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir'di.
Şöyle diyordu mektupta.
"Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın..."
Toplandılar.
Sabahattin Eyüboğlu, 
Bedri Rahmi, 
Erol Güney, 
Sabahattin Ali, 
Samim Kocagöz,
 Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir'de Cevat Şakir ile buluştular...
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko'nun teknesine bindiler.
Güneye indiler... 

Yolculuğun kuralları vardı.
Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı.
Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi.
Öyle de oldu.
Mavi cennette kayboldular.
Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı.
Defterlerin adı "Mavi Yolculuk"tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor.
Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor.
Tek farkı var.
O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar.
Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir'di. 

Sadece denize değil.
Doğaya da aşıktı.
Yine yıllar öncesiydi.
Cevat Şakir, Prosper Merime'nin Karmen'ini Türkçe'ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü.
"Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar..!" 
Gerçekten ne güzel olurdu?
Mimozalar Bodrum'u sarıya boyardı.
Ama Türkiye'de mimoza yoktu. 

Cevat Şakir hemen harekete geçti.
Paris'ten tohum getirtti.
Her tarafa ekti.
Bir süre sonra Bodrum'da her yerde mimozalar yetişti.
Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı.
"Mimozayı onlar için yetiştirmiştim..." 
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir. 

Sadece mimoza değil elbette.
Palmiye, Greyfurt, begonvil, narenciye
50’ye yakın çicek, meyve, agaç...
Hepsi onun eseriydi.
Ve okaliptüs...

Yıl 1938'di.
O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu.
Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı.
Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı.
Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler.
Ancak, bölge bataklıktı.
Tüm ova sivrisinek yuvasıydı.
Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.
İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.
Son çocuğu erkek doğdu. 
Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi.
O bataklık kurutulacaktı.
Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı.
İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi.
Muhtar ve köylüler valiye çıktılar.
Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar.
Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi.
Bilim insanlarına danıştı.
Sonunda çare bulundu.
Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu.
O girdi devreye.
Avusturya'dan yüzlerce okaliptüs fidanı getirildi.
Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu.
Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi.
Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu.
Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı. 
Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu. 

Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır.
Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir.
Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler.
İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer.
Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar.
Şimdi birer dev oldular.
Bazılarının boyu 20 metreyi geçti..
O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı.
O dönemin valisi Recai Güreli.
O fidanların Avusturya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da  Cevat Şakir'di.
Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı'nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı'ydı...

Arkeolojiye de meraklıydı.
Mitolojiye de.
Mitolojiyi şiire döken insandı.
Çağdaş Homeros'tu.
Yaşam ustasıydı.
Gazeteciydi.
Yazardı.
Şair, rehber, araştırmacıydı.
Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. 
Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. 
Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. 
Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı. 

O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu'nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekim'inde, İzmir'de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı'nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı...
Manevi evladı Şadan Gökovalı'ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.
Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.

Anısına saygıyla...


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Yapay Zeka Yarışı'nda Yeni Bir Oyuncu: ABD'nin Egemenliği Tehlikede mi?




Çin'in Yapay Zeka Atılımı, ABD Teknoloji Devlerini Sarsıyor

Çinli yapay zeka girişimi DeepSeek'in sunduğu yeni ve uygun maliyetli yapay zeka modeli, küresel teknoloji piyasalarında şok etkisi yarattı. Bu gelişme, özellikle ABD'li teknoloji devlerinin hisse senetlerinde ciddi düşüşlere neden oldu ve Amerika'nın teknoloji alanındaki egemenliği konusunda soru işaretleri doğurdu.

DeepSeek'in açık kaynaklı ve ChatGPT benzeri yapay zeka modeli, Google ve Meta gibi devlerin geliştirdiği modellerin sunduğu performansı daha düşük bir maliyetle sunarak sektörü derinden etkiledi. Bu durum, yapay zeka alanındaki rekabetin daha da kızışacağının bir göstergesi olarak yorumlandı.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Anton Çehov"un ÖDLEK adlı kitabından




Anton Çehov"un  ÖDLEK adlı kitabından...

Ö D L EK...   
Birkaç gün önce, evde çocuklarıma ders veren öğretmen hanımı çalışma odama çağırmıştım...
“Otur, Julia Vassilyevna” dedim. “Aramızdaki hesabı kapatalım. Her ne kadar şu anda paraya ihtiyacın varsa da, resmi bir merasimde bekler gibi bekleyeceğini ve bir türlü kendiliğinden gelip alacağını istemeyeceğini biliyorum. Neyse, gelelim hesabımıza: Ayda otuz rubleye anlaşmıştık…”
“Kırk.”
“Hayır, otuz. Not etmiştim, çok iyi aklımda. Hem ben öğretmenlere her zaman ayda otuz ruble öderim. Bu duruma göre; buraya geleli iki ay oluyor, dolayısıyla…”
“İki ay beş gün.”
“Tam tamamına iki ay. İşe başladığın günü özellikle not etmiştim. Bu demektir ki, altmış ruble kazanmışsın. Ancak sen bu iki aydan Pazar günlerini çık… biliyorsun ki, pazarları Kolya’ya bir şey öğretmedin, sadece beraber yürüyüşlere çıktınız. Ve üç tatil günü…”
Julia Vassiyevna kızgınlıktan kıpkırmızı kesildi ve öfkeden iki eliyle sıkı sıkı entarisinin eteklerine yapıştı. Fakat hepsi bu kadar…tek bir çıt dahi çıkarmadı.
“Dokuz Pazar, üç tatil günü, yani on iki rubleyi çık! Dört gün Kolya hastaydı, dolayısıyla ders falan vermedin, zaten o sıralarda Vanya ile uğraşıyordun. Üç gün de bir diş ağrısı yüzünden çalışmamıştın ve karım sana öğleden sonraları dinlenmen için izin vermişti. On iki, yedi daha… eder on dokuz. Altmıştan çıkar, geriye ne kalır?.. hımm… Kırk bir ruble. Tamam mı?”
Julia Vassilyevna’nın sol gözü kızarmış, yaşla dolmağa başlamıştı bile. Çenesi hafifçe titriyordu… Sinirli sinirli öksürdü, hızla burnunu sildi. Ancak hepsi bu kadar…tek bir çıt yok.
“Yılbaşına yakın bir gün, bir çay bardağı ve bir de tabak kırmıştın. Bunlar için de iki ruble çıkar. Çay bardağı dededen kalma antika olduğu için aslında iki rubleden çok daha fazla ederdi, ama neyse…boş ver. İşin sonunda ben ne zaman zararlı çıkmadım ki! İhmalin yüzünden Kolya bir gün ağaca tırmanmış ve ceketini yırtmıştı. Onun için de on ruble say. Yine senin dikkatsizliğinin yüzünden hizmetçi kız Vanya’nın ayakkabılarını çalmıştı! Evde tüm olup bitenleri dikkatle izlemen gerekir. Sana bunun için para veriyoruz. Dolayısıyla beş ruble daha çık. Ocak ayının sonunda sana on ruble vermiştim…”
“Hayır, böyle bir şey yapmadınız!” diye Julia Vassilyevna zorlukla yutkunarak cevap verdi.
“Not etmiştim.Yanlış olmama imkân yok!”
“Şey… Peki, öyleyse.”
Kırkbirden yirmi yediyi çıkar…
 kalır sana on dört.”
Kızcağızın şimdi iki gözü birden yaşla dolmuştu. Küçücük şirin burnunun altında da ter damlacıkları belirmeye başlamıştı. Zavallı kız!”
“Şimdiye kadar bana bir kere para verildi” diye titreyen sesiyle konuştu. “Ve o da sizin karınız tarafından. Hepsi üç ruble, fazla değil.”
“Sahi mi? Görüyor musun, ben onu not etmemişim! On dörtten üç daha çıkar…
kalır on bir. Al azizim, işte paran: Üç, beş, dokuz, on, on bir. Tamam mı?”
On bir rublesini de avucuna koydum... Uzandı, aldı ve titreyen parmaklarıyla cebine sokuşturdu...
“Mersi” diye boğuk bir sesle fısıldadı...
Birden yerimden fırladım ve başladım odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye. Sinirlerim son derece bozulmuş, kan tepeme fırlamıştı. Kızgın kızgın;
“Ne için bu…
 ‘Mersi’” diye sordum...
“Verdiğiniz para için.”
“Hakkını yediğimi sen de bal gibi biliyorsun Aman Tanrım! Ne biçim insansın sen, görmüyor musun ki, seni göz göre soydum! Daha ötesi ver mı bunun, paranı çaldım! Ve sen hâlâ ‘Mersi’ diyorsun!”
“Bundan önce çalıştığım yerlerde hiç vermemişlerdi.”
“Hiç mi vermemişlerdi? Şaşırmaya da gerek yok ya! Bana gelince, sana ufak bir şaka yaptım. Sırf ders olsun, öğrenesin diye bu insafsızca yolu seçtim… Merak etme, seksen rublenin tamamını da sana vereceğim! Al işte, hepsi şu zarfın içinde seni bekliyor…
Ancak bir insanın bu kadar pısırık olabileceğine de hâlâ inanamıyorum! Neden haksızlığa baş kaldırmıyorsun? Dünyada bu denli yüreksiz, tabansız olmak mümkün mü... Bu kadar ödlek olmak?”
Acı bir gülümseme dudaklarının kenarında kıvrıldı. Yüzündeki ifade, “Mümkün”, diyordu.
Kendisine zalim bir yoldan ufak bir ders verdiğim için özür diledim. O hâlâ şaşkın şaşkın bakınırken eline seksen rubleyi sıkıştırdım. O yine her zamanki ‘Mersi” siyle mırıldanır gibi üst üstü defalarca teşekkür etti ve odadan çıktı... Arkasından bakarken kendi kendime düşünüyordum:
“Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!”

Anton ÇEHOV 

Ressam  : Paola Luther

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İstanbul Eminönü Karaköy Galata Köprüsü


İstanbul Eminönü Karaköy Galata Köprüsü

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

304 NUMARALI ODA



304 NUMARALI ODA

Bir zamanlar, şimdilerde yıkılmış bir sağlık tesisi olan St.Vincent Hastanesi'nin boş zeminine kar sürekli olarak yağmış ve her yeri kaplamıştı. O sıralar, hastanede uzun süreli yatan hastalar için ayrılan odalardan sadece bir tanesinde hasta vardı:

304 numaralı oda;
40'lı yaşlarının sonlarında, onu yıllarca yatalak bırakan kronik bir hastalıkla savaşan bir adam olan Peter'ı barındırıyordu. İzolasyon ona artık çok ağır geliyordu. Çünkü ziyaretçiler çok nadirdi ve hastane çalışanları, sadece hayati organlarını kontrol etmek veya yemeklerini teslim etmek için yanına uğruyorlardı.

Dondurucu derecede soğuk bir akşam, Peter buzlu pencereden dışarı bakarken, sıradışı bir şey fark etti. Pervazda küçük, pasaklı bir kedi oturmuş, kehribar renkli gözleri ile merakla içeri doğru bakıyordu. Hastanenin tenha konumu ve evcil hayvanlara karşı olan katı kuralları göz önüne alındığında bu, oldukça garip bir manzaraydı.

Peter cama nazikçe vurdu. "Orada ne yapıyorsun, küçüğüm? Donacaksın... "

Kedi yumuşak bir şekilde miyavladı, nefesi soğuk cama karşı minik bulutlar oluşturdu. Kedinin bakışlarındaki bir şey, garip bir şekilde Peter'ın yüreğine işlemişti... Sanki kedi O'nun yalnızlığını anlamış gibiydi.

Ertesi sabah Peter, kediyi hala orada bulduğunda şaşırdı. Kedi, kendisini sert rüzgardan korumak için bir top gibi, sıkıca kıvrılmış bir haldeydi.  Hemşireyi çağırdı,
ama o geldiğinde kedi ortadan kaybolmuştu...

Sonraki günlerde kedi düzenli olarak, hep aynı saatlerde Peter'in penceresinde görünmeye başladı. Vahşi ve evcilleşmemiş görünüşüne rağmen bu hayvanda onu rahatlatan, sakin ve dingin bir şeyler vardı. Peter onun adını "Whiskers" koymaya karar verdi. "

Bir gün, Whiskers ortaya çıktığında, Peter gücünü topladı ve pencereyi hafifçe açtı.
Buzlu havanın içine girmesine izin verdi. Sandviçinden küçük bir parça attı. Kedi onu yemeden önce dikkatli bir şekilde kokladı, sonra Peter'a minnet duygusu ile baktı.

Her gün tekrarlamaya başlayan bu rutin, Peter için adeta bir cankurtaran halatı haline geldi. Her gün, Whiskers'ın ziyaretlerini dört gözle bekliyordu, sessiz arkadaşlıklarında teselli buluyordu. Hemşireler ondaki değişimi fark ettiler.
Peter adeta, tekrar yaşama bağlanmıştı... Gözlerinde, daha önce hiç görmedikleri bir parıltı ve yaşama sevinci vardı artık.

Bir gün çok fırtınalı bir gecenin ardından, Whiskers ilk defa gelmedi... Peter'ın kalbi sızladı. Uyanık halde uzanmış, boş pencereye doğru bakıyor ve zihni endişeyle dolu bir halde düşünüyordu. Ya kediye bir şey olduysa?

Sabah olduğunda Peter kararlıydı. Tüm gücünü toplayarak hemşireyi çağırdı ve soğuğa rağmen onu avluya çıkarması için ikna etti. Hastane arazisini aradılar, seslenip Whiskers'ı çağırdılar.

Onu, eski bakım kulübesinin yanında buldular... Whiskers sırılsıklam bir haldeydi. Titriyor ve zar zor nefes alıyordu. Peter tereddüt etmeden kediyi battaniyesine sardı ve hemşireye Whiskers'ı içeri getirmesi için yalvardı.

Odasına geri döndü. Peter kalan azıcık gücünü kediye bakmak için kullandı. Yemeğini onunla paylaştı, vücudunu havlularla ısıttı ve ona cesaretlendirici sözler fısıldadı. Sonraki birkaç gün içinde, Whiskers yavaş yavaş iyileşirken, Peter derin bir şeyin farkına vardı:
Kediyi kurtarmak; onun içinde 'bir amacı' canlandırmıştı.

Hastane yönetimi sonunda Whiskers'ı keşfetti ancak Peter'ın dönüşümünden etkilendiler.
Bu sebeple kedinin kalmasına izin vererek bir istisna yaptılar. Whiskers, direnç ve arkadaşlık sembolü olarak '304 numaralı oda' nın daimi sakini oldu.

Peter'in hastalığı, tam olarak tedavisi olmayan, kronik bir sağlık sorunuydu ama haftalar aylara dönüştükçe, Peter'ın durumu inanılmaz bir şekilde iyileşti. Fakat bu durum, yapılan herhangi bir tıbbi buluş sayesinde olmamış;
O'na, en karanlık zamanlarda bile; sevginin 'hayatı yaşamaya değer kılan, en güzel şey  olduğunu' hatırlatan bir sokak kedisi ile kurduğu bağ sayesinde olmuştu...

Aslında Whiskers da, tıpkı Peter'ın onu kurtardığı gibi, Peter'ı kurtarmıştı...

O günden sonra, hiçbir zaman ayrılmadılar.

Çünkü onlar, birbirlerini; sıradışı bir yerde
ve hiç beklenmedik bir zamanda bulmuş
-ve artık-
'iki kişilik' bir aile olmuşlardı. 🙏🙏💖💖                                     Alıntı


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

26 Ocak 2025 Pazar

Sarıyer Reşitpaşa spor



Semtimizin takımı Reşitpaşa Spor Kulübü 1.Amatör Kümede Şampiyon olarak önümüzdeki sezon Süper Amatör ligde mücadele edecektir.Başta  Kulüp başkan Faruk Şakar ,Tüm yönetim kurulu teknik ekip ve futbolcularını tebrik eder önümüzde sezon başarılar dilerim.
Mehmet Ali Arslan
#Reşitpaşa
#Reşitpaşaspor



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Kandil mesajları




Kandiliniz mübarek olsun



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

24 Ocak 2025 Cuma

UEFA Avrupa Ligi puan durumu



UEFA Avrupa Ligi puan durumu. 

🇹🇷 9) Galatasaray
🇹🇷 23) Fenerbahçe
🇹🇷 24) Beşiktaş

Son hafta:
Ajax - Galatasaray
Midtylland - Fenerbahçe
Twente - Beşiktaş


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları

 Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları

Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları :

"Yeni restoranın açılması müşterilerden çok toptancıların ilgisini çekmişti. İlk gelen sezonluk su stoğumu bana satmaya çalışan bayi oldu. Toptan alırsam, büyük su 3 liraya, küçük su 50 kuruşa geliyordu…

Onun ardından toptan gıdacı, meşrubatçı ve biracılar da geldi tabii.

Buraya kadar her şey normaldi…

Ancak arkası kapalı, üzerinde hiç yazı bulunmayan kamyonet geldiğinde ilk şokumu yaşadım.

Adam kaşar peyniri satıyordu. Kilosu 50 liradan… Ben, “Nasıl böyle ucuz satıyorsun?” deyince de adam açık açık söylemekten çekinmedi, “Abi bu dandik kaşar ama kimse ayırt edemez. Bak al bi parça…”

Nutkum tutulmuştu.

“Zararlı değil abi, patates püresine yağ ve kaşar aroması koyuyorlar…” demez mi?

O şokla adamı nasıl gönderdiğimi hatırlamıyorum.
Ertesi gün daha beterdi…

Kıymacı, köfteciydi gelen… Kilosu 60 liradan kıyma satıyordu…

Sinirlerime güç bela hakim olup kıyma denilen seyin muhtevasını sordum… Et aroması, tavuk deri ve
kemikleri, soya vs gibi “Zararsız” maddelerden üretiliyormuş.

Adam öğünerek, “Her şey dahil otellerden alan var abi” dediği an defettim dükkandan 

Adamı kovdum kovmasına da, bu iş fena halde aklıma takıldı.

Kardeşim bu memlekette sahte olmayan bir şey yok mu?

Ben bu tip restoranlarda yemek yedim mi acaba? Yediysem kaç kere? Bu işin ucu nereye kadar gidiyor?

Oturdum bilgisayarın başına, başladım araştırmaya…

Aman tanrım! Neler neler varmış bu memlekette?

Yahu neredeyse gerçek bir şey yok piyasada. Her şeyin aroması var.

Üstelik bunlar internette online olarak satılmakta.

Aromalar saymakla bitmiyor.

Acı Biber Aroması, Acıbadem Aroması, Ahududu Aroması, Alabalık Aroması, Ananas Aroması, Anason Aroması, Antep Fıstığı Aroması, Ayran Aroması, Bal Aroması, Bergamot Aroması, Böğürtlen Aroması, Çam Sakızı Aroması, Çedar Peyniri Aroması, Ceviz Aroması, Çikolata Aroması, Çilek Aroması, Et Aroması, Fındık Aroması, Fıstık Aroması, Keçi Peyniri Aroması, Keçi Sütü Aroması,
Kekik Aroması, Kimyon Aroması, Koyun Peyniri Aroması, Koyun Sütü Aroması, Parmesan Peyniri Aroması, Tereyağı Aroması, Yoğurt Aroması, Zeytin
Aroması, Zeytinyağı Aroması, Ekmek Aroması…

Yahu, ekmeğin bile aroması var. Çakma ekmeği nasıl yapıyorsunuz kardeşim? Neden yapıyorsunuz?

Araştırdım, ekmekte durum bildiğiniz gibi değil…

Unun beyazlatıcısından tutun da maya besleyicisine (Yahu maya besleyici satıyor adamlar. Ninem ekşi mayadan, nohuttan yapardı ekmeği) hacim arttırıcısına kadar neler neler var. Adam gibi ekmek bile yedirmeyecekler bize.

Kahvelere köpük yapıcı satıyorlar yahu…

Köfte kızartılırken hacminin küçülmemesini sağlayan kimyasallar var.

Bilumum E-bilmemkaç maddelerini gördüm. Yeminle bin civarında ‘E’li madde var…

Bir o kadar da ‘E’siz katkı maddesi piyasada…

Bütün bunları yaşayıp öğrendikten sonra tımarhanelik olmadığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

İşte bu yüzden pılıyı pırtıyı toplayıp dükkânı kapattım ve bu işe bir daha girmemeye, hatta turistik yerlerde iyi tanımıyorsam, restoranlarda yemek yememeye karar verdim."(alıntıdır)


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

GEZEGENLER HİZALAMA BAŞLADI


GEZEGENLER HİZALAMA BAŞLADI Gezegensel hizalama, birçok gezegenin Dünya'ya bizim bakış açımızdan hizalandığı ve eşsiz bir manzara yarattığı bir fenomendir. Gökyüzüne baktığınızda Mars, Jüpiter, Uranüs, Neptün, Venüs ve Satürn'ü hizalanmış şekilde görebilirsiniz. 
Çıplak gözle veya teleskop yardımıyla mutlaka bu şöleni izleyin.


Gezegenlerin sıralanması oldukça heyecan verici bir olaydır! 25 Ocak 2025’te gerçekleşecek olan bu hizalanmada, sıralanan gezegenler şunlar olacak:

Mars

Venüs

Jüpiter

Satürn

Neptün

Uranüs



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

21 Ocak 2025 Salı

Tarık Akan, Necla Nazır




Tarık Akan, Necla Nazır 
Delisin 1975
#tarıkakan #neclanazir


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Hababam Sınıfı" filminin afişindeki ilginç ayrıntı





Hababam Sınıfı" filminin afişindeki ilginç ayrıntı

Ses Dergisi'nde yayınlanan "Bu bir olaydır" başlıklı haberin devamı şöyle: "Yeşilçam'da öteden beri süregelen ve zaman zaman da oyuncular arasında olaylara neden olan bir sorun vardır. Afiş meselesi… 
Şimdiye dek afişteki isim düzeni yüzünden sanatçılar arasında dargınlıklara varan tartışmaların çıktığına tanık olduk…

Tarık Akan son çevrilen "Hababam Sınıfı" filmi ile ilk kez bu kuralı bozarak starlara güzel bir örnek verdi. Ünlü oyuncu büyük bir jestle Münir Özkul'un adını kendi adından önce yazdırdı.
Böylelikle Türk sinemasında ilk kez bir baş rol oyuncusu bütün kuralları bir anda yıkarak, adı karakter oyuncusuna çıkan birine yol vererek adını onun ardından yazdırdı afişlere….. 
🙏🙏 Mekanları cennet olsun


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Audrey Hepburn Anısına Saygıyla


Büyük bir sinema oyuncusunun 
ölüm yıldönümü Audrey Hepburn
 ( 20 Ocak 1993)

Ders niteliğinde sözleriyle analım:

“Mucizelere inanmayan biri gerçekçi değildir”

Asla yok olmayan tek güzellik, 
zarafettir.
Bir insan hakkında, başkalarının onun hakkında söylediğinden çok, onun başkaları hakkında 
söylediklerinden fikir sahibi olabilirsiniz.

Yaş aldıkça iki elin olduğunu keşfedersin; 
bir tanesi kendine yardım eder, diğeri başkalarına.

İmkansız diye bir şey yoktur! 
Çünkü 'imkansız' kelimesinin içinde bile
 'imkan' vardır.

Sesini iyi ayarla! 
Neden değiştiresin ki? 
Kavga esnasında yükseltince daha mı haklı oluyorsun? 
Herkesin bir yaratılış sesi var, 
kendini tanı ve mutlu ol.

Yaşamak, bir müzeyi hızlıca gezmeye benzer. 
Gördüklerini hazmetmen, 
onlar üzerinde düşünmen ve müzedekiler hakkında okuman zaman ɑlır. 

Her şeyi bir anda anlayamazsın. 
Uzun bir hayat ve güzel bir akşam 
yemeği arasında sadece 
bir fark vardır. 
Akşam yemeğinde 
en tatlı şeyler en son gelir.

-Audrey Hepburn Anısına Saygıyla


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Karaköy, İstanbul 1960'lar



Karaköy, İstanbul 1960'lar

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Mehmet Ali Arslan kimdir



Mehmet Ali Arslan, 1975 yılında Ardahan Hoçvan markaköy kora (Bayramoğlu) Köyü'nde doğdu ilk yıllarını doğayla iç içe geçirdikten sonra 1987'de İstanbul'un kalabalığına adım atmıştı. Genç yaşta içindeki merak ve öğrenme isteğiyle gazeteciliğe yönelen Arslan, askerlik yıllarında bu alandaki ilk deneyimlerini edinmişti Askerden döndükten sonra Türkiye'de internetin yeni yeni hayat bulduğu yıllarda "İnternete ilk Alemde tek" sloganıyla sektöre yepyeni bir soluk getiren Arslan, "Yazıyorum Çünkü Herkes Okuyor" diyerek gazeteciliği sadece haber verme eylemi olarak değil, aynı zamanda toplumla etkileşim kurmanın bir yolu olarak görmüştü. Bu cesur ve yenilikçi yaklaşımıyla kısa sürede sektörün önemli isimlerinden biri haline geldi.


Sadece gazetecilikle yetinmeyen Arslan, girişimci kimliğiyle de dikkat çekti. Kurduğu birçok platformda yer alarak, özellikle internet gazeteciliğinin gelişimine büyük katkı sağladı. Kendi kurduğu İmparator Gazetesi, Name Gazetesi, Kral Gazetesi gibi ulusal çaptaki yayın organlarının yanı sıra, doğduğu topraklara olan bağlılığını göstermiş Ardahan, Kars ve Iğdır gibi şehirlerin haber sitelerini de kurmuş.

Özel Günlerin mimarı olarak da bilinen Arslan 2000 yılında her şehrin kendine özgü bir güne sahip olması gerektiği fikriyle ortaya attığı kampanyayla büyük bir başarıya ulaştı. Bu sayede birçok şehir, kültürel mirasını, doğal güzelliklerini veya önemli olaylarını anmak için özel günler ilan etti.
2014 yılında Bağımsız olarak cumhurbaşkanı olmak için girişimde bulunan, ancak yasal şartlar nedeniyle bu girişiminden vaz geçen Arslan kısa süre siyasetle de ilgilendi

Günümüzde kurucusu olduğu AKI Platformu ile birlikte farklı etkinlik ve organizasyonlara imza atmaya devam eden Arslan, hem medya hem de girişimcilik alanında önemli başarılara imza atmaya devam ediyor. Mehmet Ali Arslan, azmi, çalışkanlığı ve yenilikçi fikirleriyle genç kuşaklara ilham kaynağı olmaya devam ediyor
Arslan, uluslararası habercilik alanındaki çalışmalarıyla da tanınıyor. Bir Çok platformda kurucu olarak yer alan Arslan, kendi internet gazetelerinde yaptığı çağrılarla birçok gazetenin internet gazeteciliğine (e-gazeteciliğe) geçmesine öncülük etti. 
Mütevazı bir insan olan Mehmet Ali Arslan, genellikle imparator ve kral lakaplarıyla tanımlanır. Mehmet Ali Arslan'ın çalışmaları birçok kitap, gazete, dergi ve internet sitesinde konu edilmiştir. 



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

20 Ocak 2025 Pazartesi

Yeşil Yol: İnsanlık ve Adalet Üzerine Düşündürücü Bir Film

Yeşil yol film afişi



Stephen King'in kült romanından uyarlanan 'Yeşil Yol', izleyicileri hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor. İdam cezasına çarptırılan masum bir adamın hikayesini anlatan film, insanlık, adalet ve mucize kavramlarını sorguluyor.


Yeşil Yol, Stephen King'in aynı adlı romanından uyarlanan, 1999 yapımı dokunaklı bir dram filmidir. Film, idam cezası alan mahkumların son yolculuklarını gerçekleştirdikleri bir hapishanede geçen olayları anlatır.

Filmin odak noktası, iri yarı ve masum görünen bir mahkum olan John Coffey'dir. Coffey, iki küçük kızı öldürme suçundan idama mahkûm edilmiştir. Ancak, korkutucu görünümünün altında yatan saf ve merhametli bir ruh vardır. Hapishane gardiyanı Paul Edgecomb ve diğer gardiyanlar, Coffey ile tanıştıkça onun suçsuz olduğuna ve hatta doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanmaya başlarlar.

Coffey'in sahip olduğu bu özel güçler, filmin en dikkat çekici yönlerinden biridir. Hastalıkları iyileştirebilen, insanların acılarını dindirebilen Coffey, aslında bir canavar değil, bir melek gibidir. Ancak, toplumun gözünde bir suçlu olarak damgalanmıştır.

Film, idam cezası gibi ağır bir konuyu ele alırken, aynı zamanda insanlık, adalet, merhamet ve iyilik gibi evrensel değerlere de değinir. Coffey'in hikayesi, izleyicilere idam cezasının etik boyutunu sorgulatırken, aynı zamanda insanın iç dünyasının karmaşıklığına da dikkat çeker.

Yeşil Yol, sadece bir film değil, aynı zamanda insan doğası, adalet sistemi ve yaşamın anlamı üzerine düşündüren bir deneyim sunuyor.




Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Jaws (1975) filminde üç mekanik köpekbalığı yapıldı




Jaws (1975) filminde üç mekanik köpekbalığı yapıldı. Her bir köpekbalığı yaklaşık 250.000 dolara mal oldu. Yönetmen Steven Spielberg'e göre, köpekbalıkları her zaman düzgün çalışmıyor ve bu da sahnelerin değişmesine neden oluyordu. Neyse ki, azalan ekran süreleri filmin gerilimine katkıda bulundu. Filmde köpekbalığı sadece 4 dakika görünüyordu. Jaws 465 salonda gösterime girdi ve 78 gün gibi şaşırtıcı bir sürede gişede "The Godfather"ı tahtından indirdi.

1975 yılında vizyona giren Jaws, sinema tarihine damga vurmuş kült bir film. Steven Spielberg imzası taşıyan bu gerilim filmi, beyaz bir köpekbalığının bir sahil kasabasını kasıp kavurmasını konu alıyor. İlginç bir detay ise, filmin baş düşmanı olan köpekbalığının ekranda sadece 4 dakika görünmesine rağmen, gişede büyük bir başarı yakalaması.

Filmin konusu:
Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan büyük beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası, bir beyaz köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

18 Ocak 2025 Cumartesi

Doğan CÜCELOĞLU'nun bir yazısı



Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.

Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

En sevdiginiz ve begendiginiz Arabesk ikilisi



En sevdiginiz ve begendiginiz Arabesk ikilisi ?

🔻Ferdi Tayfur & Necla Nazir*

🔻 Müslüm Gürses & Serpil Cakmakli*

🔻 Orhan Gencebay & Müjde Ar*

🔻 Ibrahim Tatlises & Perihan Savas *

Yorumlarınızı Facebook sayfamızdan iletebilirsiniz


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Semih Saygıner





Semih Saygıner  1964 Adapazarı doğumlu, profesyonel "3 top Bilardo" oyuncusu.
1994’te ilk Dünya Bilardo Şampiyonluğunu kazanan Saygıner, dünyada "Mr. Magic" (Bay Sihir) ya da "The Turkish Prince (Türk Prensi)" lakaplarıyla tanınır. Türkiye’de bilardonun federasyon haline gelmesini sağlayan kişidir. Hollanda liginde 9 yıl, Portekiz liginde 3 yıl profesyonel oyunculuk yapan Saygıner'in bilardo literatürüne "Semih Saygıner Magic Shots" (Semih Saygıner'in Sihirli Vuruşları) olarak geçmiş, 42 özel vuruş tekniğine sahiptir ve bu oyunun dünyadaki en önemli isimlerinden biridir


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Aldırma Gönül Başın öne eğilmesin

 Aldırma Gönül  Başın öne eğilmesin


Aldırma Gönül 
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah'a
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah'a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
          Sabahattin Ali

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

16 Ocak 2025 Perşembe

Sosyal Medyanın Ataları: mIRC ve ICQ'



İnternette bir zamanlar mIRC, IRC ve ICQ vardı.

mIRC, IRC sunucularına bağlanıp sohbet etmeyi sağlayan bir istemci programıydı ve sohbet programlarının atası olarak kabul ediliyor.

IRC sunucularına bağlanabilmek için çeşitli programlara ihtiyaç vardı. Bunların en popüler olanı mIRC'ydi. mIRC üzerinden rahatça sohbet edilir bilgi paylaşımı yapılıyordu.

ICQ ise anlık mesajlaşma programlarından biriydi. 1996 yılında kullanıma açılan ICQ, o dönemde en popüler iletişim ve sohbet uygulamasıydı. Her iki platform'da bende aktiftim genelde bilgi ve haber paylaşımları yapıyordum.
Mehmet Ali Arslan



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

13 Ocak 2025 Pazartesi

HOÇVAN TARİHİ - XOÇVAN TARİHÇESİ


















HOÇVAN TARİHİ - XOÇVAN TARİHÇESİ 

Hoçvan bir sınır bölgesi olması itibariyle, tarih boyunca farklı halkların yerleşkesi olma özelliğini hep koruya gelmiştir. Sınırların bugünkü kadar keskin bir şekilde çizilmediği pre-modern dönemde farklı kültürlere ev sahipliği yapmış bu yüksek yerleşke aynı zamanda değişik iktidarların tahakkümüne de maruz kalmıştır. TransKafkasya ile Anadolu arasında sıkışıp kalan Hoçvan ilk çağlardan günümüze Urartular, Medler, Persler, Bizans İmparatorluluğu, Gürcü ve Ermeni Krallıkları, Selçuklular, Osmanlı İmparatorluğu gibi değişik medeniyetlerin idari hâkimiyetinde kalmış ve onlardan izler barındırmıştır

Hoçvan kelimesinin etimolojik kökenine dair bu güne kadar herhangi bir inceleme yapılmamıştır. Kelime köken itibariyle Ermenice, Gürcüce ve ya Kürtçe bir kelimeden türemiş olabilir. avan kelimesi Ermenicede şehir, köy gibi yerleşim yerleri için kullanılmaktadır. kafkasyada ve Doğu Anadoluda sonu avan ile biten çok sayıda yerleşim birimi vardır. Avan, Erivan, Nahçivan, bunlardan bazıları olup zaman içerisinde fonetik değişimlere uğramışlardır. Örneğin; Teryan Angela adlı Ermeni tarihçi Erivan isminin Ari-van dan türediğini, kelimenin anlamının ise Aryenlerin ülkesi olduğunu ileri sürmüştür. Hoçvan kelimesinin de aynı şekilde türediği ihtimaller dâhilindedir. Fakat bu konuda kesin sınırlar çizmek mümkün değildir. Hoçvanın da içinde bulunduğu bölge antik dönemden itibaren Urartular, Medler, Persler, Ermeni ve Gürcü Krallıkları, Bizanslılar, Araplar, Kürtler, Selçuklu ve Osmanlılar tarafından idare edilmiş ve birçok kez el değiştirmiştir. Yaşanan bu idari değişiklikler, bölgenin kültürel ve ekonomik yapısının değişmesinde de etkili olmuştur. Bölgenin demografik anlamda 20. yüzyılın ortalarına kadar çok çeşitlilik göstermesi bu nedenledir. Bölgedeki idari değişikliğin çok sık olması bölgenin değişik isimlerle adlandırılmasına da neden olmuştur. Örneğin ilk çağlarda Ardahan ve Hoçvanı da içine alan bölge Ermenilerce Gugark olarak adlandırılmış, 15 yüzyıldan sonra ise Gürcülerce de Samtskhe olarak adlandırılmıştır. Hoçvana ilişkin en ayrıntılı idari ve ekonomik bilgiler Osmanlıların bölgeye yerleşmesiyle başlar. Osmanlılar, Bizanslıların yüzyıllardır Anadoluda ve Balkanlarda kullandıkları Tımar sistemini neredeyse hiçbir değişiklik yapmadan uygulamışlardır. Osmanlının ekonomik bel kemiğini oluşturan tımarlara büyük önem verilmiş ve her tımar geliri ayrıntılı olarak kaydedilmiştir. Tımar tahrir defterlerine kaydedilen bu bilgiler bölgelerin sosyoekonomik yapısı hakkında önemli bilgiler içermektedir. Bunlardan birisi de 16 yüzyıla ait Gürcistan İcmal Defteridir. Bu defterde Hoçvan, Küçük Ardahan Livasına bağlı bir nahiye olarak gösterilmekte ve irili ufaklı toplam 66 köyden oluşmaktadır. Köy isimlerinin çoğu Cumhuriyet döneminde Türkçe isimlerle değiştirilmesine rağmen, bazı köyler halk arasında halen eski isimler ile kullanılmaktadır. Bazıları ise zamanla terk edilmiştir. Örneğin Tokuş ve Takyalu zamanla terk edilen köyler arasındadır.. Kürtlerin Transkafkasyaya  ne zaman geldikleri tartışma konusudur. Şeddadilerin ve Hazbanilerin 11. ve 12. yüzyılda Kafkasyanın güneyi ve Doğu Anadoluda etkili oldukları bilinmektedir. Ünlü tarihçi Martin Van Bruinnessen 16. yüzyılda Osmanlıların, Kafkasyayı ilhakı sonrasında Karsın kuzeyinde, daha sonraları Çıldır eyaleti olacak Samtskhe bölgesinde yer alan göçebe Kürt aşiretlerinden bahseder. Aynı şekilde Bruinessen, Lynch adlı bir gezginin 1901de kaleme aldığı kitabında Ermeni Platosundaki Kürtlerin, Çaldıran Savaşından sonra Diyarbakırdan bölgeye gönderildiklerine dikkat çeker. Fakat bu bilgi Şeref han'ın Şerefnamesinde yer almamakla beraber, 1665 yılında bölgeyi gezen seyyahlar da, Ermeni platosunda sadece Hıristiyan popülâsyondan bahseder. 18. yüzyılda tımar sistemi Hoçvanda varlığını devam ettirmektedir. Osmanlı arşivlerinde bu döneme ilişkin birkaç tımar becayiş belgesi göze çarpmaktadır. Hoçvan-ı Yurdosan ve Gürizar karyelerinde inhilal olan tımarlar yeni sahiplerine verilmiştir. Bu kişiler Müslüman olup hangi etnik kökenden oldukları belirtilmemiştir. Köylüler üzerinde büyük bir yük olan tımar vergilerine karşı kimi zaman karşı çıkışlar olmuştur. 1780'lerde bölgede bulunan Kürt Pirebadili aşireti ve bazı diğer Kürt aşiretleri mevcut sistemden bağımsız hareketlerinden kaynaklı Rakkaya ( Suriye ) sürülmek istenmişlerdir.] Osmanlı arşivlerinde bu sürgün ile ilgili belgede Pirebadilli aşireti, Badilli aşiretine bağlı bir aşiret olarak gösterilmiştir. 1878 Osmanlı Rus harbi sonrasında Osmanlı Kuzeydoğu Anadolu (Kars, Ardahan, Artvin ) hâkimiyetini kaybetmiş Çarlık Rusyası bölgede etkili bir rol oynamaya başlamıştır. Hoçvan bu dönemde Çarlık Rusyasının Kars Obslastına bağlı bir şekilde idare edilmiştir. Bu dönemle ilgili bilgilerin çoğu sözlü tarih çalışmalarına dayanmakla beraber bu dönemde gelişen olaylarla ilgili birbirinden farklı yorumlar vardır. Arif Ağa, Beyaz Bey, İzzet Bey 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında bölgede etkili şahıslardır. Bu şahıslar Kürt olmakla beraber, bölge siyasetinde feodal kaygılarla hareket etmiş, kimi zaman Osmanlı ve Rus yönetimleriyle ittifaklar kurmuşlardır. Kürtler bu dönemde bölge demografisinin büyük bir kısmını oluşturuyorlardı. Bu dönem, Hoçvan ve çevresinde Ermeni nüfusunun en fazla olduğu dönemlerden biri olup bölgede Rusyadan göçen Malakanlar da yaşamaktaydı. Beroje Malegin denilen bölge ismini yöredeki Malakan nüfusundan almıştır. Xarziyan ve Alagöz de Malakanlar azımsanmayacak bir nüfusa sahiptiler ve bölgede tarımda kullanılan teknolojinin ilerlemesine ciddi katkılarda bulunmuşlardı. Birinci paylaşım savaşı sırasında patlak veren Bolşevik Devrimi, Rusyanın savaştan çekilmesine neden olmuştur. 1918'de Hoçvanı da içine alan bölge Demokratik Ermenistan Cumhuriyetine dâhil olmuş ise de önce Türkiyenin daha sonra da Sovyetlerin işgaliyle gelişen olaylar Demokratik Ermenistan Cumhuriyetinin Sovyetlere bağlanması ile son bulmuştur. Sovyetler Kars ve Ardahanı, devrim sonrası Rusyanın yeniden inşası gibi iç sorunlar nedeniyle savaşılmaksızın Türkiyeye bırakmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra . Ermenice, Rumca ve Kürtçe olan yerleşim yerlerinin isimleri Türkçe kelimelerle değiştirildi. Tüm bu yaşananlardan Hoçvan yöresi de bir o kadar etkilendi. Hoçvandaki tüm köylerde isim değişikliğine gidildi. Kora Beberek, Panik, Pangis gibi isimlerin yerini bayramoğlu Tazeköy, Taşlıdere, Tunçoluk gibi köyler aldı.

Resmi olarak Hoçvan'ın idari bir merkezi bulunmamakla birlikte, bazı kaynaklarda ve halk arasında merkezi olarak kabul edilen yerleşim yerleri bulunmaktadır. Gazeteci yazar Mehmet Ali Arslan'a göre, Hoçvan'ın merkezi Hasköy, en büyük köyü ise Tunçoluk'tur.

Ardahan olmak üzere Türkiye ve dünya genelinde birçok yerin tanıtımını yapan Mehmet Ali Arslan, 2012 yılında yerel halkın istek ve talepleri üzerine Hoçvan Köylerini Temsil Eden Admin ve Yazarlar Platformu ile yaptığı toplantıda,
Dünya genelindeki tanıtımların da
Yaylakarakolu'nun sürekli bir yerleşim yeri olduğu mezranın özelliklerini de göz önüne alarak, Kora ve Hacıali köylerine ait Yaylakarakolu mezrasını Hoçvan yerleşim yeri listesine. dahil etmiştir. Böylece Hoçvan'daki yerleşim yerleri (köy) sayısı 22'ye çıkmıştır.Hoçvan'ın  Kürtçe Adı ise Xoçvan'dır.

Ardahan'ın Hoçvan ilçesinden İstanbul'a yoğun bir göç yaşanmıştır. Bu göç dalgası, büyük şehirde yaşayan Hoçvanlıların bir araya gelerek hem kökenlerini korumalarını hem de birbirlerine destek olmalarını sağlamıştır.

İstanbul'da hemen hemen her köyün bir derneği bulunmaktadır. Bu derneklerin daha etkin ve koordineli çalışabilmesi için, bölgenin yazar ve gazetecilerinin istek ve  önerileri sonucunda 2009 yılında İstanbul'un Esenyurt ilçesinde Hoçvan Dernekler Federasyonu (Hoçfed) kurulmuştur. Hoçfed, kısa sürede Hoçvanlıların İstanbul'daki önemli bir buluşma noktası haline gelmiştir."

Hoçvan Spor Kulübü! Kökenleri daha eski yıllara dayansa da, kulüp resmi olarak 2016 yılında kurulmuştur. Bir grup Hoçvanlı genç sporseverin hayaliyle bir araya gelerek kurulan takım, kısa sürede büyük başarılara imza atmıştır.

Kulübün ilk başkanı Yusuf Avşar olmuş ve Hoçvan Spor'a yön vermiştir. Takımın renkleri siyah ve kırmızı, köklü bir geçmişe sahiptir. Hoçvan köylerinden biri olan Bayramoğlu Markaköy Kora köyünün 1998 yılında tanıtım logosunda da bu renkler kullanılmıştır. Bu renkler, aynı zamanda Hoçvan'ın da kimliğini oluşturmaktadır. Kulübün logosunda yer alan at ve Kısır Dağı ise bölgenin doğal güzelliklerine ve kültürel mirasına atıfta bulunmaktadır.

Panzerler" lakabıyla anılan Hoçvan Spor, bu takma ismi gazeteci yazar Mehmet Ali Arslan’dan almıştır. Arslan, aynı zamanda kulübün ilk yıllarda takımın medya sponsorluğunu da üstlenmiştir. Kulüp, kurulduğu yıl 2016'da Ardahan amatör liginde şampiyon olarak büyük bir başarıya imza atmış, 2017 yılında ise Ardahan'ı Bölgesel Amatör Lig'de temsil eden tek spor kulübü olmuştur.

Hoçvan Spor, sadece bir spor kulübü olmaktan öte, Hoçvan'ın gururu, bir ilin umudu haline gelmiştir. Kulübün başarısı, gençlere örnek olmakta ve bölgeye canlılık katmıştır.

Mehmet Ali Arslan tarafından kurulan tanıtım siteleri ve bloglar sayesinde Hoçvanlılar, teknolojiyle erken tanışma fırsatı buldu. Kısıtlı imkanlara rağmen, sosyal medyanın henüz hayatımıza girmediği yıllarda bile Hoçvanlılar, kendi köyleriyle ilgili forum, blog  ICQ - Mirc Kanalı ve Gruplarında  sonrasında ise internet siteleri aracılığıyla dış dünyayla bağlantı kurmuş ve bilgiye ulaşmıştır.

Mehmet Ali Arslan
ICQ ve İrc, Mirc'de Ardahan, Kars ve Iğdır ile ilgili birçok grup ve sohbet kanalı kurmuş. Sonraki yıllarda ise Ardahan, Kars ve Iğdır'ın ilk internet siteleri (blog ve forumları) kurmuştu.
Mehmet Ali Arslan Ardahan Kars ve Iğdırlıları İnternete ilk alemde tek sloganı ile ilk kez mirc ve IQO'da bir araya getirmiştir,

Notlar - kaynaklar.
Mehmet Ali Arslan Yayınları tarafından yayımlanan bu önemli eserin bir bölümü, Hoçvan binbaşar köyünden Oruç Sural tarafından Kürtçeye çevrilmiştir, eser, birçok kitap, dergi ve internet sitesinde yer bulmuştur.
Eserin özgünlüğünü korumak adına değiştirilmeden kullanılması önemlidir. Bu nedenle, çalışmalarınızda bu eseri kullanırken kaynak olarak Mehmet Ali Arslan Yayınları'nı belirtmeniz etik bir davranış olacaktır.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog