4 Ekim 2025 Cumartesi

O FOTOĞRAFIN HİKAYESİ


O FOTOĞRAFIN HİKAYESİ…

Dünyaca ünlü Britanyalı primatolog Jane Goodall 2 Ekim 2025 günü 91 yaşında vefat etti... 
Afrika’da yaşama ait ve şempanzeler üzerine yaptığı çığır açıcı çalışmalarla tanınıyor. Jane Goodall Enstitüsü’nden yapılan açıklamaya göre, Dr. Goodall, ABD’de bir konuşma turu için gittiği California’da doğal nedenlerden hayatını kaybetti.

Zonguldaklı Emrah Küçükertunç, Jane Goodall’ın anısına kendisiyle tanışma hikayesini kaleme aldı: 

Jane Goodall ile Gombe’de Karşılaşmam:

Gombe’ye ilk gidişim, Tanzanya ağır raylı demiryolu inşaat projesinde çalışmaya başlamamdan yaklaşık yedi ay sonraydı. Gombe hakkında önceden bilgim vardı. Daha Türkiye’den ayrılmadan önce Richard Dawkins ve Carl Sagan’ın kitaplarında Jane Goodall’ın Gombe’deki çalışmalarını okumuştum. Büyük kuyruksuz maymunların ve primatların evrimi benim uzun süredir ilgi alanımdı. Bu konularda çok sayıda kitap ve makale okumuştum.

Gombe’ye ilk ulaştığımda beni Khalfan Kikwarley adında genç bir rehber karşıladı. Ormanı iyi bilen, sıcakkanlı bir insandı. Gombe’de şempanzelerin yaşadığı bölgeler oldukça dik yamaçlardan oluşur. Bazen saatlerce yürürsünüz ama hiç şempanze göremezsiniz; çünkü sürüler halinde uzaklaşmış olabilirler. Bu yüzden rehberler ormana dağılır, şempanzeleri gören bağırarak diğerlerine haber verir, hep birlikte onların olduğu bölgeye yönelirsiniz. Şempanzeler çığlık çığlığa etrafınıza doluşur. Aslında tek bir saldırısıyla yetişkin bir şempanze yetişkin insan boyutlarındaki dört kişiyi rahatlıkla öldürebilir. Buna rağmen buradaki şempanzeler insan görmeye alışık oldukları için insanlara saldırmıyorlar, hatta umursamıyorlardı bile.

Tanzanyalılar çok mülayim, çok sıcak insanlardır. Benim için Afrika ilk kez tanıştığım bir yerdi. Hem toprakları hem insanları yeni tanıyordum. Khalfan’la da kısa zamanda samimi bir bağ kurduk. Kendisi dindar bir Müslümandı; İslam tarihi üzerine sohbet ettik. Bu konularda bilgi sahibi olmam onun hoşuna gitti. Bana bir hikâye anlattı: 1960’ta Jane Goodall buraya ilk geldiğinde kampını kurmuş, yanında hayatta kalabilmek için erzak getirmiş. O yıllarda genç bir delikanlı olan dedesi Rashidi ona çok yardımcı olmuş. Daha sonra babası Jumanne de burada çalışmış. Şimdi de kendisi, yani üçüncü kuşak, Jane’in yanında rehberlik yapıyordu.

Yıllar sonra Jane Goodall’ın İnsanın Gölgesinde adlı kitabını okuduğumda Rashidi’den ve onun sekiz yaşındaki oğlu Jumanne’den bahsettiğini gördüm. Khalfan’a sordum; gülümseyerek, “Evet, ben Jumanne’nin oğluyum” dedi.

Jane Goodall Gombe’ye yılda iki kez gelirdi: Ocak ve Temmuz aylarında. Gombe’ye ulaşmak zordur. Önce Darüsselam’dan Tanzanya’nın batısındaki Kigoma şehrine uçarsınız; yaklaşık iki buçuk saat sürer. Oradan teknelerle anlaşmanız gerekir. Genellikle 180–200 dolar arası fiyat verirler. Basit, ilkel teknelerle Tanganyika Gölü’nün kuzeyine doğru iki saatlik bir yolculuk sonunda Gombe’ye ulaşırsınız. Ulaştığınız noktaya ayak bastığınızda, aynı anda 3 ülkeyi görürsünüz. Bulunduğunuz yer Tanzanya'dır. Sağ tarafınıza kafanızı çevirdiğinizde Brundi’yi görürsünüz. Tam karşıdaki kıyı da Demokratik Kongo Cumhuriyeti'dir. Tekneci gece teknede uyuyarak sizi bekler; siz ormanda iki gün geçirirsiniz.

İlk ziyaretimde Khalfanla konuştuk ve bir sonraki gelişinde Jane Goodall’la buluşmam için sözleştik. Dört beş ay sonra, Jane’in Gombe’ye geleceği tarihte oraya yeniden gittim. Bu defa yanımda annemi de Türkiye’den getirdim. Onun da Jane’le tanışmasını istedim.

Gombe’ye ayak bastığımızda bizi Dr. Anthony Collins karşıladı. Kendisi İngiliz bir biyolog, babun araştırmacısı. Jane onu 40 yıl kadar önce İngiltere’den getirmiş, o zamandan beri Tanzanya’da yaşıyor. Anthony Collins’e Richard Dawkins’in kitaplarını okuduğumu söyledim. Beni hemen uyardı: “Sakın Jane’in yanında Dawkins’in adını anma. Jane spiritüalisttir, Dawkins ise katı bir materyalist. Onu sevmez” dedi.

Sonra Jane’in kulübesine doğru yürüdük. “Ev” dediğim aslında çok basit bir kulübeydi. Camları bile yoktu, tel örgülerle kaplanmıştı. İçeri girdiğimizde Jane eski bir kanepede, dizlerini kendine çekmiş, kucağında tabletle bir şeyler okuyordu. İçerisi çok eski eşyalardan oluşuyordu; muhtemelen çoğu 1960’lardan kalmaydı. Duvarlarda 5–6 kertenkele dolaşıyordu. Jane o kadar vahşi yaşama alışmıştı ki onların varlığı umurunda bile değildi.

Ben, “Beş dakikanızı alacağım, sadece sizi ziyaret etmek istiyorum” dedim. O ise gülümseyerek, “Hayır, lütfen oturun” dedi. Ve uzun bir sohbet başladı. Saatlerce konuştuk. Primatların ve büyük kuyruksuz maymunların evriminden, ortak atalardan ayrılma süreçlerinden bahsettik. Konu konuyu açtı, siyaset bile konuştuk. Dünya liderlerini eleştirdi; bazılarını sert bir şekilde, bazıları hakkında ise olumlu konuştu. Ben de ona Zonguldak’tan, Türkiye’den bazı şeyler anlattım.

Derken, sohbetin doğal akışı içinde Richard Dawkins’den söz etmek zorunda kaldım. Jane birden irkildi, ciddi bir ses tonuyla, “He is my enemy” dedi. Yani, “O benim düşmanımdır.” Ama bana kızmadı, öfke göstermedi. Ben hem Dawkins’i hem Jane’i severim. Bu yaşta, bu olgunlukta, sırf inanç farklılıkları nedeniyle bu kadar bilenmiş olmalarını anlamakta güçlük çekiyorum.

Uzun sohbetin ardından ayrılma vakti geldi. Kapıya birlikte çıktık. Jane birden durdu, ellerimi tuttu ve “Gözlerimin içine bak” dedi. O an heyecandan elim ayağıma dolaştı. Karşımda bir efsane vardı. Ellerini tutup gözlerinin içine baktım. Fotoğraf çektik. Biraz daha oturduk, sohbet ettik. O sırada, içimdeki heyecan ve sevgiyi tutamayarak başımı omzuna koydum. Öyle bir fotoğraf daha çektik. İlk fotoğrafın hikayesi bu işte. 

Ertesi gün dönüş yolunda bu fotoğrafı Dr. Anthony Collins’e gösterdim. Gülümseyerek, “Sen çok şanslı bir adamsın. Jane herkesle bu pozu vermez” dedi.

Bugün Jane Goodall’ın ölüm haberini aldığımda, hafızamda en çok o an canlandı: ellerini tutup gözlerinin içine baktığım, sonra da başımı omzuna koyduğum o an… Hayatımın en değerli hatırası olarak içimde yaşayacak. Jane Goodall artık aramızda değil, ama onun sevgisi, bilime adadığı ömrü ve insanlığa bıraktığı miras asla unutulmayacak.

Bu arada Tanzanya’dan tamamen ayrılalı 3 yıl oldu. Şu anda Hamburg Limanı’nda enerji santralleri bölgesinde çalışıyorum. Ama Tanzanya benim ikinci memleketim. Orası artık hayatımda her zaman olacak. Her zaman gideceğim oraya. Bu arada Safari organizasyon işime de devam ediyorum. O bölgeye Safari tur yapmak isteyenler yine benimle iletişime geçebilirler.

Emrah Küçükertunç-3 Ekim 2025-Hamburg


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sonbahar; Bu aylarda renk çiçekten ayrılır… Güneş kumdan… Menekşe kırmızıdan


Bu aylarda renk çiçekten ayrılır…
Güneş kumdan…
Menekşe kırmızıdan…
Bahçeler çocuk seslerinden
Salkım asmadan
Yaprak dalından
Bir boş salıncak, rüzgarla terasta sallanır…

Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Aklında bir hüzzam şarkı
Bir de ayrılıkların sızısı kalır
Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…!

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Nazım Hikmet; Sen, karşındakine içinden geçeni söyle...


"Sen, karşındakine içinden geçeni söyle...
O, sen'i öyle kabul etsin;
Haaa...
etmiyor mu
gönder gitsin,
Sen , sen oluşunla özelsin...
Nazım Hikmet



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Charles Bukowski; firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim.



Ünlü bir giyim firmasında çalıştığım yıllarda, firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim.

Hemen patrona gidip; bu ürünleri çöpe atmak
yerine  neden ihtiyaç sahiplerine dağıtmıyoruz?
diye sordum.

Bana şöyle dedi; bizim ürünlerimizi sadece zengin insanlar satın alabiliyor. Eğer bu kıyafetleri fakirlerin üzerinde görürlerse rahatsız olurlar. Ayrıca marka değerimiz düşer ve zarar ederiz.

“O gün anlamıştım ki; yoksulluk fakirleri
doyuramadığımız için değil, zenginleri
doyuramadığımız için bitmiyor."

Charles Bukowski



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

20 Eylül 2025 Cumartesi

Sev hayatını


"Sev hayatını... 
 İyilikleriyle sev,
 Güzellikleriyle sev,
 Sana öğrettikleriyle, 
 Seni zorladıklarıyla,
 Senden götürdükleriyle sev... 
 Hatta içindeki  sıkıntılarıyla sev hayatı... 
 Vardır bunları yaşatanın bir bildiği;
 Yaşattıklarının içinde sana anlatmak istediği.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

1976'da, Vietnam'daki birçok huzurevini kasıp kavuran bir grip salgını

1976'da, Vietnam'daki birçok huzurevini kasıp kavuran bir grip salgını
1976'da, Vietnam'daki birçok huzurevini kasıp kavuran bir grip salgını sırasında, bir ayrıntı yaşamla ölüm arasındaki farkı yarattı.

Bu huzurevlerinden birinde, gelişmiş tıbbi ekipmandan yoksun olan bakıcılar basit ama ustaca bir yönteme başvurdular: postüral drenaj. Gövdenin altına havlu yığdılar veya hastaları eğimli sedyelere yatırdılar, böylece yer çekiminin akciğer salgılarını boşaltmasına ve hava yollarını temizlemesine yardımcı oldular.

Antiviral ilaç veya solunum cihazı yoktu. Sadece havlular, doğaçlama ve dikkatli gözlem. Ve işe yaradı. Bu tesiste hiç kimse ölmedi, bu yöntemin kullanılmadığı diğer yerlerde ise onlarca kişi öldü.

Bu olay Vietnam dışında fark edilmedi, ancak yaratıcılığın ve insani bakımın kaynak eksikliğini nasıl telafi edebileceğinin güçlü bir örneği haline geldi. Bazen çözüm en gelişmiş teknolojide değil, temel unsurlarda yatıyor: yaratıcılık, ciddiyet ve hayat kurtarma isteği.
#Alıntı


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

15 Eylül 2025 Pazartesi

Kalyazin'deki Terk Edilmiş Dev


Kalyazin'deki Terk Edilmiş Dev

Rusya'nın Tver Oblastı'nın kalbinde, Sovyet döneminden kalma bir kalıntı yatıyor: RT-64 radyo teleskobu. 1970 yılında inşa edilen bu etkileyici yapı, 64 metre çapında bir çanağa sahip ve bir zamanlar astronomik araştırmalar ve uydu takibi için kullanılıyordu.

RT-64, bugün terk edilmiş bir şekilde duruyor ve etkileyici metalik görünümüyle manzaraya hakim. Altın çağında gelişmiş Sovyet uzay teknolojisini simgeleyen anten, şimdi geçmiş bir dönemin kanıtı olarak hizmet veriyor ve gözle görülür aşınma ve yıpranma belirtileri gösteriyor.

Anıtsal boyutu hâlâ hayranlık uyandırıyor ve yanına gelene kadar ölçeğini anlamak zor.


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

9 Eylül 2025 Salı

Bu fotoğraf, Maradona’nın futbolu ne kadar tutkuyla oynadığını gösteren en güzel karelerden biri


Bu fotoğraf, Maradona’nın futbolu ne kadar tutkuyla oynadığını gösteren en güzel karelerden biri. Üstü başı çamur içinde, sahada mücadele etmiş, yorulmuş ama hâlâ topun üzerinde. Bu, onun futbolu sadece bir oyun değil, hayatının özü gibi gördüğünü anlatıyor. 🏟️⚽

Lüks sahalar, şatafatlı formalar olmadan da futbolun bir tutku olduğunu, yeteneğin ve azmin parladığını hissettiriyor. “Toprak sahadan dünya futbolunun zirvesine” giden yolun simgesi gibi. 

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Sarhoş adam hayvanat bahçesine gizlice girip ayılarla birlikte uykuya daldı.


Sarhoş adam hayvanat bahçesine gizlice girip ayılarla birlikte uykuya daldı. 

Şili'de bir adam, küçük bir barda gece geç saatlere kadar içiyor, her akşam köpeğini kaybetmenin acısını içinde boğuyordu. 

Yıllarca birlikte yaşamışlar, günü hep yan yana kıvrılarak bitirmişlerdi. Onu yatırdıklarından beri uyku dayanılmaz hale gelmişti.

O gece soğuk bastırdı, yalnızlık da öyle. Bardan yarı donmuş, yarı kaybolmuş bir halde sendeleyerek çıktı, ta ki yüksek çitler ve saman kokusu onu içeri çekene kadar. Bir şekilde, hayvanat bahçesinde ayıların kafes kapıları rüzgardan çökmüş ama  farkına varmamıştı.

Saatler sonra, gardiyanlar onu ayı barınağının samanlığında kıvrılmış halde buldular; üç devasa hayvan, canlı gölgeler gibi üzerine yapışmıştı. Polis onu uyandırdığında neredeyse kıpırdamadı.

Görevliler zor da olsa adamı kafesten çıkardı adam kendine geldiğinde şunları söyledi..

"Pek bir şey hatırlamıyorum,"  gözlerim yaşlıydı. "Köpeğimi yeni kaybettim... Her gece ona sarılıp uyuyakalırdım. Sanırım çok sarhoş oldum ve birkaç ayıya sarılmaya karar verdim." Sanırım onlarda beni yanlarına kabul etmişler .

Yetkililer genellikle ayılar kafesine giren yabancıları parçalar bu nasıl oldu çözemedik                       dediler.🙏🙏💖💖

Kaynak Cienciatum Sorpréndete


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog