17 Kasım 2024 Pazar

TÜRK TİYATROSU TARİHİ'NİN BELKİ DE EN BAHTSIZ ''AİLESİ '' TOSUN'LAR




TÜRK TİYATROSU TARİHİ'NİN
BELKİ DE EN BAHTSIZ  ''AİLESİ '' TOSUN'LAR
1926 yılında, Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde doğan Necdet Baba lakaplı Necdet Tosun, 1955 yılında öğlenleri lokantacılık, akşamları da bir terzide çalışarak geçimini sağlıyordu.
Kilolu ve sevimli görünüşü sebebiyle çevresinde de hep sevilmişti. Çocukları eğlendirmeyi de çok severdi. Askerde de koğuşun komedi ustasıydı.
1955'te bir film ekibi, Burhaniye'ye gelince, yönetmen ve ekip, Necdet Baba'nın insanları nasıl neşelendirdiklerini farketti.
Bunun üzerine kendisine filmde oynaması için rol teklif edildi ve Necdet Tosun da parasal sorunlardan dolayı kabul etti. Hiç hayatında ezber yapmamış birisi için rol yapmak çok zordu.
Oyunculuğu beğenilince, İstanbul'a, Beyoğlu ilçesindeki Yeşilçam Sokak'ına çağrıldı.
Gitti İstanbul'a; beş parasız, aç ve yamalı haliyle. Hatta neredeyse 1 ay, bu iş için sokakta bile yatmak mecburiyetinde kaldı.Zaman geçerken işinde daha da profesyonel oldu.Sevimli yüzü,fiziksel iriliği,kendisine daha çok kahya,aşçı,kötü ama komik mafya babası rollerini sağladı.
1960'ların başında evlendi. 1963'te ilk çocukları doğdu. İlk çocuğunun hep erkek evlat olmasını istemesi yüzünden oğlunun müjdesiyle, çok mutlu oldu. Ona Erdal ismini koydular. 1967'de ise Gürdal adlı ikinci oğlu ve son çocuğu doğdu. 1975'de bir film çekimi için Almanya'ya gitti.
İlk kez yurt dışına çıkıyordu ama meraklı ve heyecanlıydı. Orada film çekimi bittikten sonra kaldığı otele giderken, bir arabanın altında kaldı.
Hemen İstanbul'a getirdiler. Baygındı. Çocukları henüz ufaktı. Ailenin de borcu vardı. Ama ne yazıkki ilk kör talih vurdu aileye.
1975 yılında Necdet Baba'yı kaybettiler. Çocukları da yarı turnede yarı prova sahnelerinde büyüyünce, O'nun izinden gitmeye karar verdiler. Erdal, 18 yaşındayken Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nı kazandı. Diksiyonu iyiydi ve dersleri de iyiydi.
Dört senelik okulu üç senede bitirdi.
Sonra devlet tiyatrolarında idareciliğe kadar yükseldi. Küçük kardeşi Gürdal, hiç boş durur muydu? O da sınavlara girdi ve kazandı, ama okul O'nu çok kilolu buldu ve derslere kabul etmediler. "Kilo ver, öyle başla." dediler.
Gürdal, bu duruma üzüldü. Gizli gizli, kimseye haber vermeden Levent Kırca Tiyatrosu'nda gişecilik yaparken, Levent Usta kendisinin kim olduğunu farketti ve O'nu tiyatroya davet etti.
Sıkı bir diyete girdi. Bu arada Levent Kırca'nın senaryo ekibinde hem güçlü senaryo yazmayı öğrendi hem de Yılmaz Erdoğan ile tanıştı. 1990 yılında O da üniversiteyi üç senede bitirerek artık bir mezun oldu. Yılmaz Erdoğan, bir sahne açtı ve Gürdal'ı davet etti.
Gürdal, en az 5000 kez çıkacağı o sahnede, sanatını icra etmeye başladı. Çok yetenekli ve merhum babası gibi komikti.
Ağabeyi Erdal, devlet tiyatrolarındaki idarecilik işlerinden sıkıldığını beyan ederek istifa etti. Kardeşinin tavsiyesi ve önerisi üzerine, O da ekibe katıldı.
Bir Demet Tiyatro, Otogargara gibi haftalık durum komedi oyunlarında ağabey - kardeş oynadılar. 1999 yılına dek hayat, harika ve güzeldi.
1999'da Gürdal'a böbrek yetmezliği teşhisi konuldu. Lakin çok kiloluydu. Bu yüzden tedavisi ağır ve yavaş sürmekteydi
Yine bu yüzden, Yılmaz Erdoğan'ın Van'da çekeceği film teklifini geri çevirmek zorunda kaldı. Doğu'da film çekimleri devam ederken, ara sıra İstanbul'a ziyaretine gelen ağabeyi Erdal ile 2 buçuk saat başbaşa konuştular. Son sözlerde; Gürdal, "Ben ölüyorum abi!" dedi.
Erdal da, "Ben yokken ölme. Ayık kal!" diye cevap verdi ve kardeşini alnından öptü.
Son kez gördü kardeşini ve Van'a geri dönüş yaptı. Film çekimi bitti. Yolda bir telefon geldi ve Gürdal, vefat etmişti. O yıl, 30 Ağustos bir bayram değil, bir ağıt günü olmuştu Tosun Ailesi'ne.
Seneler geçti. Erdal, Gürdal'ı her gün özlemle andı. Hatta Gürdal adına, Sarıyer'de bir kuru fasülyeci bile açtı. İşletti. Kardeşinin fotoğrafını, kasanın üstünde yer alan Atatürk'ün fotoğrafının altına astı. 2016'nın başında böbrek yetmezliği teşhisi bu kez kendisine konuldu.
Doktora yanıtı ise çok ağırdı: "Kardeşim de bundan gitmişti, tam 16 yıl evvel efendim...!" Doktor ise ondan sigarayı bırakmasını emretti. Erdal, hiç zorlanmadan bıraktı bu illeti. Sık sık diyalize gitti. Gürdal ile kıyaslanırsa daha az kiloluydu ve
Gürdal'ın aksine, karaciğerinde de ek bir komplikasyon yoktu. Bir akşam üzeri setten çıktı ve şahsi arabasıyla diyalize gitti. Gidiş, o gidişti...!
Kusurun tamamen karşı tarafta olduğu bir arabanın kendi arabasının üzerine çıkmasıyla eziliverdi Erdal...
Hastaneye kaldırdıklarında çok geçti. Bu sebeple kısa ve dar bir zamanda, Türk Sineması ve Tiyatrosu'ndan bir Tosun Ailesi geçmiştir. Saygıyla anıyoruz.
Kısa veya uzun yaşayın farketmez. Önemli olan anlamlı yaşamanız ve saygıyla anılmanız.
Fotoğraflar: Necdet TOSUN (1926 - 1975),
Erdal TOSUN (1963 - 2016) ve Gürdal TOSUN (1967 - 2000)  takip edelim


Mehmet Ali Arslan, My Blog

Alanya Kalesi Türkiye Tarihi






Alanya Kalesi/Türkiye Tarihi.
 Bugün Alanya olarak bilinen şehrin kökenleri binlerce yıl öncesine dayanmaktadır.  Erken yerleşimin adı olan antik Coracesium kentine yapılan atıflar MÖ 4. yüzyıldan itibaren bulunabilir.  Alanya, antik çağların büyük bir bölümünde, mükemmel tasarlanmış körfezi ve limanı sayesinde ünlü korsanları korumuştur.  Ancak Büyük Pompeius'un Akdeniz'i korsanlardan kurtarmak için yaptığı ünlü sefer sırasında, Alanya, korsanların yenildiği önemli bir savaşın yeriydi.  İmparatorluk döneminin geri kalanında, şehir Roma ve ardından Bizans kontrolü altında kaldı, ancak bu süre zarfında bölgenin en önemli yerleşim yerlerinden biri değildi.
 1221 yılına kadar şehrin gerçekten öne çıkması değildi.  Şehrin Selçuklu Türkleri tarafından fethinden sonra Sultan I. Alaaddin Keykubat Alanya'yı kışlık evi yapmaya karar verdi ve şehir doruk noktasına ulaştı.
 MÖ 3. yüzyılda Sicilyalı haydut ve korsanlara kalkan olan ve Tersane (tersane) olarak adlandırılan liman ve liman, Selçuklu donanmasının ana deniz üssü haline getirilmiş;  savunma duvarları restore edildi ve bölgede kalan anıtların belki de en çarpıcısı olan Kızıl Kule inşa edildi.  O zamandan 18. yüzyıla kadar 1471'de Osmanlı İmparatorluğu'na katılan Alanya, başta Mısır, Suriye ve Kıbrıs olmak üzere diğer Akdeniz ülkeleriyle ticaret için önemli bir liman haline geldi.  Bugün Alanya, Akdeniz havzasının en iyi korunmuş tersanesidir.


Mehmet Ali Arslan, My Blog

Çorum




Çorum, Türkiye’nin İç Anadolu Bölgesi’nde yer alan ve tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bir şehir olduğundan, etnik açıdan da çeşitlilik gösteren bir yapıya sahiptir. İşte Çorum’da yaşayan bazı etnik gruplar:

1. Türkler
Çorum’un nüfusunun büyük bir kısmını Türkler oluşturur. Şehirdeki Türk nüfusu, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden itibaren yerleşik olan Türkmen ve Yörük kökenli ailelerden gelmektedir.

2. Kürtler
Özellikle Cumhuriyet dönemi sonrasında Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden göç eden Kürt nüfusu Çorum’da yaşamaktadır.

3. Çerkesler
Osmanlı döneminde Kafkasya’dan Anadolu’ya göç eden Çerkesler, Çorum’a da yerleşmiştir. Merkez ve bazı köylerde Çerkes toplulukları bulunmaktadır.

4. Lazlar
Karadeniz’e yakın olması nedeniyle Çorum’a yerleşen Laz nüfus da bulunmaktadır.

5. Romanlar
Çorum’da yaşayan Roman toplulukları, genellikle kent merkezinde yerleşik olup farklı mesleklerde çalışmaktadırlar.

6. Türkmen Aleviler
Çorum’da Alevi Türkmen toplulukları da önemli bir nüfus oluşturmaktadır. Özellikle merkeze bağlı köylerde ve çevre ilçelerde yoğunlaşmışlardır.

7. Gürcüler
Çorum’un bazı köylerinde Gürcü kökenli vatandaşlar yaşamaktadır. Gürcistan’dan gelen ailelerin bir kısmı bu bölgede yerleşik hale gelmiştir.

Bu çeşitlilik, Çorum’un tarihsel ve coğrafi konumunun bir sonucu olarak şekillenmiştir. Etnik gruplar, Çorum’un kültürel dokusuna zenginlik katmış ve şehri hem folklor hem de mutfak açısından daha renkli bir hale getirmiştir.




Mehmet Ali Arslan, My Blog

PAVYONDA BİR KADIN




PAVYONDA BİR KADIN...
''Her giden, benden bir parça koparıp gitti Tamer beycim. İşte geriye kalan da karşınızda duruyor'' dedi....

Hiç haz etmediğim fakat bir arkadaşın 
''Gel yahu, sana da malzeme çıkar'' zoruyla girdiğim Beyoğlu batakhanelerinden birindeydim. 
Yanıp sönen renkli ışıkların altında, berbat sesli bir kadın sallana sallana bir şeyler söylüyordu. 
''Bir şeyler'' diyorum çünkü ne dediğini anlamak mümkün değildi. 
Ve zaten dinleyeni de yoktu.
Yarı karanlık masalar tıka basa doluydu ve her masada farklı bir gürültü vardı. 
Sonra o gürültüler bir yerde birleşip kulaklarımın ırzına geçiyordu. 
Yanımdaki arkadaş iyice kafayı bulmuş ve masalara paylaşılan kadınlardan en sonuncusunu ve en yaşlısını bizim masaya davet etmişti. 
Mavi siyaha boyanmış saçları, derin yüz çizgileri ve kıpkırmızı rujuyla karşımızda oturan kadın sürekli anlatıyordu. 
Ben ne anlattığından çok ellerine bakıyordum. 
Çünkü elleri çorak bir arazi gibiydi. 
Kupkuru ve morarmış damarların kıyısında, delik deşik bir ten vardı.
Derin bir iç çektikten sonra, 
''artist şampanyası'' dolu kadehini kaldırdı, 
bize baktı. 
Biz de kadehlerimizi kaldırdık. 
İşte o anda kadınla göz göze geldim. 
Masmavi gözlerinde gördüğüm gemiyi yıllar sonra bile unutamadım. Şimdi siz bunu bir şair abartması olarak okuyacaksınız fakat inanın öyle değil. Gerçekten o anda sanki koskoca bir gemi o bambaşka mavi gözlerin sularına gömüldü.
Ayakta uyuklayan garsonlar can sıkıntısıyla, 
saatlerinin dolmasını ve patronlarından evlerine gitme iznini bekliyorlardı. Masamızda suskunluk vardı. 
Yanımdaki arkadaş sızdı sızacak haldeydi ama yine de her kalkmaya niyetlendiğimde, beni "biraz daha yahu" diyerek yerime oturtuyordu.
Sanırım laf olsun diye, kadına doğru eğilip ''Neden buradasınız?'' diye aptalca bir soru sordum. 
kadın önce bir kahkaha patlattı ardından da 
'' Ah Tamer beycim, 
siz neden buradaysanız ben de ondan buradayım...'' dedi.
Bu hiç beklemediğim cevap karşısında önce bir yutkumdum sonra da kekeleyerek ''Şey...
Ne alaka canım, 
ben yalnızlıktan buradayım'' diye saçmalamaya devam ettim. 
Paketindeki son sigarasını çıkardı ve etrafı kontrol ettikten sonra bu kez o bana doğru eğildi "Yalnızsanız tadını çıkarın efendim. 
Benim başıma ne geldiyse kalabalıktan geldi. 
Siz bilmezsiniz, orospuluk kalabalık bir meslektir.'' dedi.
Bu sırada arka masalardan birinde kavga çıktı. 
Anladığım kadarıyla, hesaba itiraz eden bir herif garsonlardan dayak yiyordu. 
Ben onlara bakarken, kadın işaret parmağıyla çeneme dokunup, kafamı ona doğru çevirdi. ''Siz şairsiniz değil mi?'' diye sordu.
Şaşırmıştım ''Evet ama o kadar belli oluyor mu şair olduğum'' diye işi komikliğe vurdum. 
''Aaa, Tamer beycim, ben şairi oturuşundan, kalkışından, konuşmasından tanırım'' dedi.
Bu çilekeş kadın tarzı, oturuşu, kadehi tutuşu, bakışı ve kurduğu cümlelerle iyiden iyiye onunla ilgili meraklanmama sebep olmuştu ama ben o kadar yorgundum ki, yine de sigara dumanı ve alkol kokusundan kurtulup, otelime gitmek istiyordum. Kadın sıkıldığımı anlamış olacak ki ''Biliyor musunuz, annem babam izin verseydi devrimci olacaktım ben'' dedi.
Kadehi elimden düşürdüm. 
Rakı üstüme başıma döküldü. 
Ne, ne demişti kadın. "Devrimci" mi? Ben daha onun ne dediğini anlamaya çalışırken, 
o devam etti. ''Ben Almanya'da büyüdüm. Orada saygıdeğer, çok sevdiğimiz, devrimci abilerimiz ablalarımız vardı. 
Her fırsatta, oturduğumuz mahalleye gelip bizimle konuşurlardı. Dertlerimizi dinlerlerdi. Tertemiz çocuklardı." İyice bana doğru sokuldu. 
"Yalan yok, ben de onlardan, onların anlattıklarından, güzel gelecek hayallerinden, barıştan, insanlıktan, sevgiden çok etkilenmiştim. Sonracıma, giyimleri, kuşamları, davranışları...
Ahhh...
Bir süre sonra, onların derneklerine gitmeye başladım. Bana kitaplar verdiler. Benimle gezdiler, hiç bilmediğim şeyler anlattılar. Biliyor musunuz Tamer beycimi beni ilk defa insan yerıne koyan onlardı. Fakat gelin görün ki, bu buluşmaları duyan annem ve babam bana çok kızdılar, onlarla konuşmamı yasakladılar. 'Onlar seni kandırıp dağlara göndermek istiyorlar' diyerek, beni eve kapattılar. 
Çok üzüldüm çokkk...
Derken efendim, biz bir süre sonra oradan taşındık ve ben bir daha onların izlerini bulamadım. Bu arada alman diskolarına gitmeye ve saçma sapan insanlarla arkadaşlık kurmaya başladım. Bir bardak bira ve bir fırt sigara derken, hoop bir baktım ki, viski ve uyuşturucuya kadar gelmişim." Başını öne eğdi, sesi titreyerek "Ve bir gece geç vakit diskodan eve dönerken, beni yolda becerdiler. Sabaha karşı polis beni bir çöp kutusunun yanında buldu. Ailem başıma geleni öğrendiğinde, beni yaka paça, İstanbul'a, amcamın yanına gönderdi. Olmadı. Burada da yapamadım. Dik durmayı beceremedim dik durmayı. Bir kere tren kaçtı mı, sonrakilere de yetişemiyor insan."
Kadehindeki son yudumu da içti.
Bir süre birbirimize baktık. '
'Maksim Gorki...Ana...''
dedi.
Haydaaa! Gecenin bilmem kaçında, boktan bir pavyon masasında, karşımda oturan kadın bana Maksim Gorki, Ana diyordu. Kekeleyerek "Şey...
Özür dile..rim..Anlayamadım." dedim.
''Ahh be Tamer beycim...
Maksim Gorki'nin
diyorum Ana
kitabı..Bilirsiniz...işte o
kitap ilk kitaptır. 
Siz
bakmayın benim bu orospu
hallerime. Ben Ana'yı
okumuş kadınım. Bedenimi
kurtaramadım belki ama
ruhum hala tertemiz."
Kafam iyice karışmıştı
Gorki...Ana...Devrimci...Almanya...Orospu...
Kadeh...Disk
o...Tecavüz...Ruh...
Beden..
"Ana benim de ilk okuduğum
kitaptır." dedim. Gülümsedi,
Müşteriler birer ikişer gitmiş,
geriye sadece biz kalmıştık
Muzipçe kulağıma "Hadi siz
de gitmeden, beraber 1
Mayıs Marşını söyleyelim mi
Tamer beycim "diye sordu
Gülümsedim. "Elbette"
dedim. Biz onunla, omuz
omuza "1 mayıs işçi marşını
fsıldarken, sahnedeki kadın
bağıra çağıra

"muratgilin damından
atlayamadim"ı

hönkürüyordu.

Hesabı ödedikten sonra
kalkıp kapıya yöneldik. Elini
sıktım. "Sizin o tertemiz
kalan ruhunuzu çok sevdim"dedim. Yanakları kızardı. 
On
altı yaşındaki bir kız
mahçubiyetiyle "O da sizi
çok sevdi efendim.." dedi,
Dedem "Kimin yüreğinde ne
yatar bilinmez" derdi hep.
Düşe kalka otele doğru
yürürken, dedemin bu sözü
geldi aklıma. 
Gerçekten dede, 
kimse bilemez...

#Edebiyatvefarkındalık 
Tamer Dursun.


Mehmet Ali Arslan, My Blog

16 Kasım 2024 Cumartesi

SAYGINLIK UYANDIRAN BİR OTOMOBİL: 1972 MODEL OPEL MANTA




SAYGINLIK UYANDIRAN BİR OTOMOBİL: 1972 MODEL OPEL MANTA
1972 Opel Manta, General Motors'un bir yan kuruluşu olan Alman otomobil üreticisi Opel tarafından üretilen kompakt bir spor coupe idi. Manta, Ford Capri ve BMW 02 serisi gibi diğer Avrupa spor coupe'lerine rakip olarak Avrupa'da tanıtıldı. İşte 1972 Opel Manta'nın temel özellikleri ve teknik özellikleri hakkında genel bir bakış:

GÖVDE STİLİ: Manta, uzun kaput ve kısa arka kısımla vurgulanan şık ve sportif bir profile sahip, ayırt edici iki kapılı bir coupe tasarımına sahipti.

MOTOR SEÇENEKLERİ: 1972'de Manta, genellikle 1,2 ila 1,9 litre arasında değişen çeşitli sıralı dörtlü motorlarla sunuluyordu. En yaygın motorlar arasında 1,6 litre ve 1,9 litrelik modeller yer alıyordu.

GÜÇ ÇIKIŞI: Motor seçimine bağlı olarak güç çıkışları 60 ila 110 beygir gücü arasında değişebiliyordu ve bu da performans ve verimlilik arasında iyi bir denge sağlıyordu.

ŞANZIMAN: Manta, bazı modellerde isteğe bağlı otomatik şanzımanla birlikte standart dört vitesli manuel şanzımanla üretildi.

İÇ MEKAN: 1972 Manta'nın iç mekanı nispeten basit ama işlevseldi ve genellikle vinil döşeme, kova koltuklar ve basit bir gösterge paneli düzeni içeriyordu.

DONANIM SEVİYELERİ: Bazıları daha yüksek kaliteli malzemeler ve daha iyi ses yalıtımı gibi daha fazla olanak sunan çeşitli donanım seviyeleri mevcuttu.

HEDEF KİTLE: Opel Manta, daha genç alıcılara ve günlük kullanım için şık, sportif bir araç arayanlara yönelikti.  

REKABET: Ford Capri, Volkswagen Scirocco ve Alfa Romeo Giulietta dahil olmak üzere kompakt coupe segmentindeki çeşitli modellerle rekabet etti.

MİRASI: Manta, 1970'ler boyunca ve 1980'lere kadar çeşitli yükseltmeler ve nesillerle başarılı bir üretim serisine sahip oldu. Özellikle ralli ve tur arabası yarışları gibi motor sporları etkinliklerinde yarış başarısıyla tanındı. Manta, bugün klasik otomobil tutkunları arasında sadık bir takipçi kitlesine sahiptir. 
1972 Opel Manta, sportif tasarımı, performansı ve 1970'lerin başındaki otomotiv dünyasındaki rolüyle saygıyla anılmaktadır.



Mehmet Ali Arslan, My Blog

Katar Emiri Şeyh Temim Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde



Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komite 10. Toplantısı için Türkiye’ye gelen Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani’yi Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde resmî törenle karşıladı.



Mehmet Ali Arslan, My Blog

15 Kasım 2024 Cuma

İstanbul Ardafed duyuru




Merhaba dostlar Ardahan dernekler Federasyonu Yarın Zeytinburnu daki yeni yerine taşınıyor siz kıymetli dostlarımızı ve Hemşerilerimize bu anlamlı günde yan yana olmaya davet ediyoruz.


Mehmet Ali Arslan, My Blog

14 Kasım 2024 Perşembe

Milli Tarih Platformu Gazze'yi Unutmadı




Milli Tarih Platformu Gazze'yi Unutmadı

Filistin Mücadelesi ve Gazze Katliamı Açısından Dünya ve Ümmet Nereye Gidiyor...!

Milli Tarih Platformu'nun düzenlediği ve moderatörlüğünü Muhammed Ali Şişman'ın üstlendiği konferans programı, yoğun bir katılımla Fatih'te gerçekleştirildi.

Açılış konuşmasını Milli Tarih Platformu Başkanı Osman Uçar'ın yaptığı programda, Yazar ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Üyesi Dr. Mehmet Baki Öztürk, "Filistin Mücadelesi Açısından Dünya ve Ümmet Nereye Gidiyor" konulu bir sunum gerçekleştirdi. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte başlayan Filistin işgalinin tarihi süreci ve Gazze katliamı tüm yönleriyle ele alındı. Çözüm önerileri üzerinde önemle duruldu ve neler yapılması gerektiği güçlü bir şekilde vurgulandı.


Katılımcıların büyük ilgiyle takip ettiği programın sonunda, Başkan Osman Uçar, konuşmacı Dr. Mehmet Baki Öztürk'e bir plaket takdim etti.




Mehmet Ali Arslan, My Blog

Orhan Veli'nin kız kardeşi Füruzan Yolyapan bir röportajında anlatıyor




Orhan Veli'nin kız kardeşi Füruzan Yolyapan 
bir röportajında anlatıyor..

“Orhan Veli, futbolu çok severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Formaları ve bir sürü sarı-kırmızı çorapları vardı. Sokakta ayağına 
taş ya da başka bir şey gelmesin, hemen vururdu. Bu yüzden ayakkabılarının uçları 
hep aşınmıştır.”

"Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili 
bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. ‘Ağabey, buna bir son vermelisin, 
gel içeride iç, babam biliyor’ dedim. 
Bana bir sarıldı,
‘Fırfırcığım, babamın 3 günlük ömrü kaldı, 
onu kırmaya değer mi?’ dedi. 3 gün sonra da kendisi öldü. "

Ne acıdır ki bazen evlatlar babalarından önce göçer, öyle olacağını tahmin bile etmeden.

“Biliyorum, kolay değil yaşamak, ama işte, 
bir ölünün hâlâ yatağı sıcak, birinin saati 
işliyor kolunda. Yaşamak kolay değil kardeşler. Ölmek de değil. Kolay değil bu dünyadan ayrılmak. ”
 
Orhan Veli KANIK Ölüm Yıldönümünü
Anısına Saygıyla ( 14-Kasım-1950)

Mehmet Ali Arslan, My Blog