30 Haziran 2025 Pazartesi

Yaklaşık yetmiş yaşlarında bir kadın bir giyim mağazasına girdi


Yaklaşık yetmiş yaşlarında bir kadın bir giyim mağazasına girdi.
Saçları dağınıktı, kıyafetleri eskimiş, sandaletleri yorgundu.
Elinde buruşmuş bir plastik poşet vardı.
Ve yüzünde… yorgun bir ifade.

Kadın daha kapıdan girer girmez, iki satış görevlisi onu göz ucuyla süzmeye başladı.
— Bir şey almaz bu…
— Sadece bakınmaya gelmiştir muhtemelen.

Kadın, yumuşak ve neredeyse çekingen bir sesle sordu:
“Gece elbiseleriniz var mı acaba?”

Satıcılar birbirlerine anlamlı bir bakış attılar.
Sonra biri, sert bir ses tonuyla cevap verdi:

— Böyle bir elbiseyi neden almak istersiniz ki? Biz burada şık ürünler satıyoruz.

Kadın başını eğdi, cevap vermedi.
Ama çıkıp gitmek yerine askılar arasında dolaşmaya başladı.
Ve sonunda kırmızı bir elbisenin önünde durdu.
Elbiseyi göğsüne bastırdı ve hafifçe gülümsedi.

— Bu mükemmel, dedi.

Satışçılar alaycı bakışlarını gizlemeden onu izledi.
Sonunda biri yaklaşıp sordu:

— Bu elbise beş bin pesodan fazla… ödeyebilecek misiniz?

Kadın, poşetinden eski bir zarf çıkardı.
Ve tezgâhın üstüne boşalttı.
Kırışmış, kirli banknotlar ve bozuk paralar…
Ama para tamamdı. Eksiksiz.

Satıcılar sustu.

— Elbise kimin için? diye sordu biri. Bu sefer sesi daha yumuşaktı.

Kadının gözleri parladı.
Ve şöyle dedi:

— Kızım için.
Bugün on sekiz yaşına girecekti.
Onu, artık anne olamayacağımı düşündüğüm bir yaşta doğurdum.
Doktorlar imkânsız demişti… ama Tanrı onu bana armağan etti.
İki ay önce kaybettim.
Ama ona bir söz vermiştim:
Doğum gününde en sevdiği elbiseyi alacaktım.

İşte bu elbise…
Gitmeden önce bana fotoğrafını göstermişti.


Bazen insanların içindeki sessiz yükleri bilmeden onları yargılarız.
Ve sadece dış görünüme bakarsak…
asıl önemli olanı gözden kaçırırız:

Artık verecek kimsesi kalmasa bile, bir kalbin hâlâ ne kadar sevgi sunabileceğini.

— Susana Rangel ✍️

Hayata dair


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

29 Haziran 2025 Pazar

BİR DELİ’NİN MAL BEYANI

BİR DELİ’NİN MAL BEYANI

BİR DELİ’NİN MAL BEYANI... 

“1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen 
2- Gökyüzünde bir bulut 
3- Bitlis’te beş minare 
4- Bir yazlık biri kışlık iki platonik sevgili 
5- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı 
6- Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü 
7- Palandökende bir palan, iki döken 
8- Kastamonu’da üç kasto 
9- Üç fay hattı 
10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma 
11- Dünyada mekan 
12- Ahirette iman 
13- Denizde kum 
14- Uzayda yerçekimsizlik 
15- Bir çuval gazoz kapağı 
16- Bir kibrit kutusu sigara izmariti 
17- Onsekiz saç biti 
18- Biri İngilizce 6 adet küfür 
19- Yirmi tane boş naylon poşet 
20- Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht 
21- Bir sürü saç sakal, kıl, tüy, yün 
22- Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank 
23- Bir ayakkabı çekeceği 
24- Üç don lastiği 
25- İki büyük taş kütlesi 
26- Bir adet ağaç gölgesi 
27- Üç kuş kanadı sesi 
28- Bir sürü kedi köpek 
29- Bir marmara denizi 
30- Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci 
31- Her aksam karıştırılan dört çöp bidonu 
32- Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili 
33- Nakit 15 lira 
34- Anne babadan kalma, yarısı yaşanmış bi ömür…"

(ALINTI)

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

27 Haziran 2025 Cuma

Ardahan yaz Festival takvimi 2025


Ardahan genelinde her yıl geleneksel olarak düzenlenen kültür, sanat ve yayla festivallerinin 2025 yılı takvimi açıklandı. Göle'den Damal'a, Posof'tan Hanak'a kadar birçok ilçe ve beldede düzenlenecek yaz festivallerinin tarihleri netleşti.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Einstein, Princeton Üniversitesi’nden trene bindiği bir gün



Einstein, Princeton Üniversitesi’nden trene bindiği bir gün, bir bilet kontrol görevlisi vagona girip yolcuların biletlerini kontrol etmeye başladı.
Einstein’a geldiğinde, o hemen ceketinin ceplerinde biletini aramaya başladı ama bulamadı.
Sonra pantolonunun ceplerine baktı, küçük el çantasını karıştırdı ama yine sonuç yoktu.
En sonunda yanındaki koltuğa eğilip oraya bakmaya başladı…

Bunu gören kontrol görevlisi gülümseyerek dedi ki:
— Doktor Einstein, kim olduğunuzu biliyorum. Buradaki herkes sizi tanıyor. Bileti aldığınıza eminim. Hiç sorun değil.

Einstein başını sallayarak teşekkür etti. Görevli diğer yolcuların biletlerini kontrol etmeye devam etti.
Ancak bir sonraki vagona geçmek üzereyken, Einstein’ın hâlâ dizlerinin üstünde, koltuğun altına bakarak biletini aradığını fark etti.

Şaşkınlıkla geri dönüp ona şöyle dedi:
— Size söyledim ya, hepimiz kim olduğunuzu biliyoruz. Lütfen biletinizi boş verin, sorun değil!

Einstein kafasını kaldırdı, ona baktı ve şöyle cevap verdi:
— Teşekkür ederim, delikanlı. Ben de kim olduğumu biliyorum. Ama bilmediğim şey şu: Nereye gittiğim! O yüzden biletimi bulmam gerekiyor!

Bu kısa hikâye, sadece zekice bir espri değil, aynı zamanda hedefini unutan bir dâhinin sade ve dürüst yaklaşımını da gösteriyor.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Avustralya Ordusunu 2 Kez Mağlup Eden Düşman: Deve Kuşları

Avustralya Ordusunu 2 Kez Mağlup Eden Düşman: Deve Kuşları

Avustralya Ordusunu 2 Kez Mağlup Eden Düşman: Deve Kuşlar

1932 yılında Avustralya'da gerçekleşen "The Great Emu War"u duydunuz mu? Duymadıysanız hazır olun, savaş sizi oldukça şaşırtacak. Çünkü teknolojik silahlarla kuşanan insanlara karşın, deve kuşları savaşıyor ve ordu 2 kez yeniliyor.

1929 yılında I.Dünya Savaşı bittikten sonra Avustralyalı askerler evlerine döndüler. Savaş bitmişken kaldıkları yerden çiftçiliğe devam etmek istediler. Fakat hükümet desteğini kesmişti ve Büyük Buhran döneminde buğday fiyatlarının düşmesi onları engellemişti. Üstelik engeller bunlarla da kalmadı, 1932 yılında yaklaşık 20.000 deve kuşu üreme sezonlarının bir parçası olarak bölgeye göç etti. Sulu arazide daha rahat yaşadıkları için bölgeye yerleşmeye başladılar. Bir de çiftçilerin ürünlerini aşırmaya başladıklarında sinirler iyice gerildi.

Dönemin Savunma Bakanı Lewis, deve kuşlarının gerçek bir problem olduğunu gördü. Makineli tüfeklerle ve bol sayıda mühimmatla deve kuşlarına savaş açtı. Kazanmanın oldukça kolay olduğu düşünülüyordu, sonuç olarak düşmanın silahı yoktu. Düşman "kuş beyinli"idi.

Devekuşları oldukça atik ve hızlı hayvanlardır. Çalılıkların arkasında kamufle olarak, savaş sırasında askerlerin nişan almasını oldukça zorlaştırdılar. Askerler ne kadar deneseler de, bu çevik hayvanları bir türlü vuramıyorlardı. Gazetelerde o dönem, deve kuşlarının kendi savaş stratejilerini geliştirdiklerinden bile bahsediliyordu.

Ordunun deve kuşlarını vurma başarısı onda birdi. 9,860 kurşunla yaklaşık 900-1000 deve kuşu vurulmuştu. Tarladaki bitkiler de tükenmek üzereydi. Ölmediler fakat huzursuzluk sebebiyle deve kuşları bölgeyi terk etmeye başladılar. Avustralya tarafında ise Büyük Deve Kuşu Savaşı kaybedilmişti. Daha sonra parlamentoda yapılan bir tartışmada bir milletvekili, kimsenin madalya alıp almayacağını sordu. Diğer bir milletvekili ise "Evet bir deve kuşu alacak" diye yanıtladı.


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

450 milyon dolarlık net bir servete sahip ve yaptığı yardımlar günlük 260.000 dolara denk geliyor



450 milyon dolarlık net bir servete sahip ve yaptığı yardımlar günlük 260.000 dolara denk geliyor. Gardırobu sıradan insanlarla neredeyse aynı ve çoğu ana cadde markalarından ibaret.

Peki, günlük 260.000 doları nereye gidiyor?

Rowan Atkinson, dezavantajlı çocuklara fırsatlar sağlayan ve ihtiyaç sahibi okulları desteklemeyi amaçlayan eğitimci girişimlere 15 milyon dolardan fazla bağışta bulundu.

Ayrıca, kısıtlı olanlar ve ruh sağlığı sorunlarıyla mücadele edenler için destek veren örgütlere 5 milyon dolar katkıda bulundu. Ormanları yangınlardan korumayı ve karbon emisyonlarını azaltmayı amaçlayan girişimlere 7,5 milyon dolar bağışlayarak çevresel amaçların açık bir destekçisi oldu. 

Dünya çapındaki şöhretine ve servetine rağmen Rowan mütevazı bir yaşam sürdürüyor ve finansal kaynaklarını, servetlerini sergilemeyi seven ünlülerin aksine, derinden önemsediği amaçlar için kullanıyor.

Rowan Atkinson'ın mütevazı ve hayırsever yaklaşımı umarım ülkemizede örnek olur ve onun gibi insanların sayısı artar. 

Altan İlhan Arslan

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Casusların Tanrısı: -Eli Cohen





Casusların Tanrısı: 🕵Eli Cohen🕵‍♂️
 
Mossad ajanı Eli Cohen’in hikayesi, Ortadoğu çukurunda yaşayan herkesin bilmesi gereken ve ders çıkarması gereken bir hikayedir.

İsrail’in yürüttüğü istihbarat savaşında, devlet aklının insan bedenine nasıl sığdırıldığını gösteren bir vakadır.

Eli Cohen, 18 Mayıs 1965'te Suriye'nin başkenti Şam'da idam edildi. Cesedi 6 saat boyunca halkın gözü önünde darağacında asılı kaldı. 

Ardından bilinmeyen bir yere gömüldü. İsrail, yıllardır mezar yerini öğrenmeye çalışıyor. Bugün bile hâlâ mezarı gizemini koruyor.

Aslen Mısırlı bir Yahudi olan Elie Cohen, gençliğinde Mısır’da Yahudileri gizlice İsrail’e kaçıran yasadışı bir örgütün üyesiydi.

İlerleyen yıllarda ise İsrail’e yerleşti. Mossad tarafından seçildi ve Ortadoğu’da istihbarat faaliyetleri için özel olarak yetiştirildi.

Mossad onu “Kemal Emin Tabet” adında Lübnan-Beyrut doğumlu zengin bir Suriyeli iş adamı kimliğine büründürdü. 

Hikâyesine göre babası tekstil tüccarıydı, kardeşi Arjantin'e göç etmişti. Ailesi de sonradan Buenos Aires'e taşınmıştı. Bu yalan kimlik üzerine aylarca çalıştı.

Aylar boyunca Arjantin’de hem İspanyolca hem de Suriyeli Arapçası çalıştı. Arap restoranlarında, Arap kulüplerinde ve hayır kurumlarında boy gösterdi. Adını elit çevrelere duyurdu.

Nihayetinde Suriye büyükelçiliğinin verdiği bir davette General Amin El Hafız’la tanıştı.

Bu tanışma, onun Şam’a giden yolunu açtı. Arjantin'deki görevini başarıyla tamamladıktan sonra Arjantin'den getirdiği referans mektuplarıyla Şam'da bankacılar, zenginler, subaylar ve devlet adamlarıyla tanıştırıldı. Lüks yaşamı, cömertliğiyle kısa sürede “elit” sınıfa girdi.

1963’te Suriye’de Baas Partisi darbe yaptı. General El Hafız savunma bakanı oldu.

Hafız Esad da bu kadronun içindeydi. Cohen bu dönemde partinin ve hükümetin merkezine kadar sızdı. Kimi kaynaklara göre bakanlık pozisyonu bile teklif edilecekti.

Hafızın yakın dostu olması hasebiyle Suriye’nin İsrail sınırına yakın en hassas bölgesi olan Golan Tepeleri'ne ziyaretler gerçekleştirdi.

Askeri birlikleri, tank mevzilerini, karargâh yollarını yakından inceledi. Fotoğraflar çekti. Tüm bu bilgileri Mossad’a ulaştırdı.

1963’te Suriye, İsrail’in su kaynağı olan Ürdün Nehri’nin yönünü değiştirme planı yaptı. Cohen bu bilgiyi kullanılan tüm iş makinelerinin konumlarıyla birlikte İsrail’e ulaştırdı. 

1964’te İsrail Hava Kuvvetleri, bu alanı bombalayarak şantiyeyi imha etti.

Cohen, her sabah saat 08:00’de, bazı günler akşam da olmak üzere İsrail’e düzenli telsiz mesajları gönderiyordu. Verici, ordu genel merkezine çok yakındı bu yüzden sinyaller dikkat çekmiyordu. Ta ki 1965’e kadar.

Ocak 1965’te Suriye ordusu Sovyet yapımı yeni iletişim cihazları getirdi.

Bu sistemleri denemek için ülke genelinde 24 saat boyunca tüm iletişim durduruldu. Bu esnada Cohen, telsiz yayını yapınca sinyali tespit edildi.

Sinyalin geldiği yer Cohen’in (Kemal Amin Tabet’in) evi çıkınca istihbaratçılar şok yaşadı. Hükümetin en güvendiği kişiydi. Baskın yapılması riskliydi ama sinyal ikinci kez tespit edilince sabah saat 8’de eve operasyon yapıldı. Casus deşifre olmuştu.

Evinde çok sayıda şifreli belge, fotoğraflar, haritalar, şantaj kasetleri, telsiz vericileri, gizli kameralar ele geçirildi. 

İsrail'in yıllardır tüm bilgileri nasıl bu kadar hassas şekilde bildiği ortaya çıktı. Mossad’ın Şam'daki gözü ve kulağı düşmüştü.

Kimi kaynaklar, sorgusunu bizzat yakın arkadaşı olan Hafız Esad’ın başlattığını ancak Cohen’in Yahudi olduğu anlaşılınca işkencecilerin devreye girdiğini anlatır. Artık kurtuluşu yoktu, işkencelerle tüm bilgiler Cohen'den çekildi.

Savunmasında her şeyi İsrail devleti için yaptığını ve pişman olmadığı söyledi.

Birkaç ay sonra hakkında idam kararı çıktı. 1965’te darağacında asıldı. Cesedi saatlerce indirilmedi.

İsrail, diplomatik çabalarla defalarca cenazesini talep etti ama Suriye her defasında reddetti.

Eli Cohen vakası, tüm dünyaya istihbaratın gücünü gösteren en büyük örneklerden biri oldu.

Onun sayesinde İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni çok kolayca ele geçirdi.

Bugün İsrail’de birçok cadde, bulvar ve anıtta Eli Cohen’in adı yaşatılır. İsrail için bir efsane, “Casusların Tanrısı” unvanını alan tek ajan olarak anılır.

Suriye'deki bir ajan, Yahudi milletinin güvenliğini yıllarca tek başına omuzladı. Öyle ki raporlara göre deşifre olmasaydı Mossad onu Suriye'nin gelecekteki lideri olarak dahi değerlendirecek kadar ileri gitmişti.

Eli Cohen vakası sadece Suriye’nin değil bölgedeki tüm devletlerin kulak kabartması gereken bir uyarıdır. 

Çünkü bir ülkenin en gizli karar odalarında bir yabancı yıllarca gölge gibi gezebiliyorsa, o ülkenin düşmanı dışarda değil içeride demektir.

Eli Cohen vakası sadece Suriye’nin değil bölgedeki tüm devletlerin kulak kabartması gereken bir uyarıdır. 

Çünkü bir ülkenin en gizli karar odalarında bir yabancı yıllarca gölge gibi gezebiliyorsa, o ülkenin düşmanı dışarda değil içeride demektir.

Bugün Türkiye gibi stratejik bir devlette asıl tehdit sınırların ötesinden değil, içeriden gelir. 

Kılık değiştirmiş bir dost, bin düşmandan tehlikelidir.

Sadakat test edilmeden verilen her makam, ihanete açık bir kapıdır. Çünkü hain içerideyse dışarıdaki düşmana gerek kalmaz.

Bugün Türkiye gibi stratejik bir devlette asıl tehdit sınırların ötesinden değil, içeriden gelir. 

Kılık değiştirmiş bir dost, bin düşmandan tehlikelidir.

Sadakat test edilmeden verilen her makam, ihanete açık bir kapıdır. Çünkü hain içerideyse dışarıdaki düşmana gerek kalmaz.
War Aesthetic


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Bir buzağı doğduğunda midesinde dört bölme vardır



Bir buzağı doğduğunda midesinde dört bölme vardır: rumen, retikulum, omasum ve abomasum. 

Sadece başlangıçta sütü almaya ve sindirmeye hazır olan abomasumu kullanır. Diğer üçü o noktada "kapalıdır".

Peki, buzağı sütün sızmaması gereken yere sızmasını önlemek için ne yapar? Buzağı annesinden emdiğinde yemek borusunda oluşan bir tür doğal kanalı harekete geçirir. Bu kanala özofageal sızıntı denir ve yaptığı şey sütü rumenden geçmeden doğrudan doğru mide olan abomasuma yönlendirmektir.

Şimdi iki senaryo hayal edin. 

İlk resimdeki buzağı, boynunu uzatmış bir şekilde, sanki doğal ortamındaymış gibi huzur içinde emiyor. O anda, sızıntı refleksi harekete geçer, süt sızması gereken yere gider ve buzağı mükemmel bir şekilde sindirir, besinleri emer ve güçlü ve sağlıklı büyür. Herşey yolundadır.

Ama ikinci resimdeki buzağı başını kaldırmadan, emmeden yerdeki bir kovadan süt içiyor. 

Orada neler oluyor? 

Bu refleks aktive olmayabilir. Ve eğer aktive olmazsa, süt onu almaya hazır olmayan rumene gider. Orada, kötü bir şekilde fermente olmaya başlar, gaz üretir, buzağı hava ile dolar, rahatsız olur, ishal olabilir, susuz kalır ve büyümesi engellenir. Daha ciddi vakalarda, asidoz gibi sindirim komplikasyonlarından ölebilir bile..

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

25 Haziran 2025 Çarşamba

Aslan eşeği görünce saldırdı


Aslan eşeği görünce saldırdı ve kulaklarını ısırdı, ama eşek kaçtı. Eşek tilkiye, "Beni kandırdın! Aslan beni öldürmeye çalıştı!" dedi. Tilki, "Aptal olma! Taç takabilmen için kulaklarını aldı! Hadi geri dönelim." diye cevap verdi. Eşek bunun mantıklı olduğunu düşündü, bu yüzden tilkiyi tekrar takip etti.

Bu sefer Arslan eşeğe saldırdı ve kuyruğunu ısırdı! Eşek tekrar kaçtı ve tilkiye, "Yalan söylüyordun! Aslan kuyruğumu kesti!" dedi. Tilki, "O sadece senin tahtta rahatça oturmanı istiyor! Benimle geri dön." dedi.

Tilki eşeği bir kez daha geri dönmeye ikna etti. Aslan daha sonra eşeği yakaladı ve öldürdü. Arslan tilkiye, "Eşeği geri getirmen iyi oldu. Şimdi, derisini yüzüp beynini, akciğerlerini, karaciğerini ve kalbini getir!" dedi.

Tilki eşeğin derisini yüzdü ve beynini yedi ama ciğerlerini, karaciğerini ve kalbini Aslan'a geri getirdi. Aslan sinirlendi ve "Beyni nerede?!" diye sordu. Tilki cevap verdi, "Beyni yoktu, kralım. Eğer olsaydı, onu incittikten sonra sana geri dönmezdi!"

Aslan bir an düşündü ve "Çok doğru." dedi



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Delikanlı Askeri Deniz Lisesini kazanır ve Heybeliada da okula başlar.


Delikanlı Askeri Deniz Lisesini kazanır ve Heybeliada da okula başlar. Bu arada tanıştığı 
o Çanakkaleli kıza aşık olmuştur. Okulla beraber aşkını büyüterek geliştirir. Arada mektuplaşmalar yazışmalar ve gün gelir okul biter. Deniz Harp Okulunu da bitiren delikanlı artık Teğmen olmuştur.

Yine her zaman buluştukları kır kahvesinde buluşmak için randevulaşırlar. Önce delikanlı gelir sonra da genç kız. Genç kız geldiğinde delikanlının yüzü düşmüş suratı asık onu beklemektedir. Genç kız bu suratı hiç beğenmemiştir. Ayrılık vakti geldi diye düşünerek hazırlamıştır kendini. Önceki buluşmalarda ki o heyecan o sevinç artık yoktur delikanlıda. Usulca yanına yaklaşır ve "Hoş geldin" der. Kuru bir "sen de hoş geldin" diye aldığı cevap iyice hüzne boğmuştur genç kızı. Artık bu aşkın sonuna geldiğini düşünerek sorar;

- Senin bir sıkıntın mı var?

- Evet!

- Hadi söyle o zaman, her şeye hazırlıklıyım.

- Yaa beni bir denizaltıya verdiler. dedi kızgınca.

Genç kız artık rahatlamıştır. Sorunun kendisi değil denizaltı olduğunu duyunca içinden bir ohh çeker.

- Ne var bunda? diye sorar genç kız.

- Yaa öyle deme, biz denizciler gemideyken sevdiklerimizle haberleşemiyoruz denizaltıdan nasıl haberleşeceğiz? Delikanlı üzgün bir sesle sorar genç kıza;

- İstersen ayrılalım!

- Hayır asla. Ben seni bırakmam . diye cevaplar genç kız.

Delikanlı beklediği bu cevabı alır almaz heyecanlanır ve elinde tuttuğu paketi kıza uzatır.

- Sana armağan getirdim al.

Kızın kalbi hızla atmaya başlar. Neredeyse duracak gibi olur ve içinde yüzük olduğunu tahmin ettiği paketi heyecanla açar ama şaşkınlıktan duraklar. Paketin içinde bir fener ve mors kitabı bulunmaktadır. Kız şaşkınlıkla yine sorar.

- Bunlar da ne?

- Yaa biz Çanakkale boğazından denizaltı ile çok geçeceğiz ve geçişlerimiz hep satıhtan olur. Sen de fenerle mors alfabesini kullanarak sana haber verdiğim zamanlarda yazışırız. Olmaz mı?

- Bunlarla mı yazışacağız? diye sorar genç kız yeniden.

- İstemiyorsan ayrılalım. der delikanlı.

- Yok hayır. der gençkız. Ayrılık yok yaşasın mors. diye yineler delikanlıya.

Genç kız mors alfabesi üzerinde çalışmaya başlar. Tüm detayıyla öğrenir ve kullanabilir hale gelir artık. Bir kaç gün sonra haber gelir delikanlıdan. Gelen mesaja göre 5 gün sonra gece saat 01:00 de geçeceğini ve kendisine mesaj yazmasını kendisinin de ona mesaj yazacağını iletir. Gençkız söylenen zaman ve saatte pencerede hazır bekler. Gelibolu da denizaltı denizden süzülerek geçerken çevrenin zifiri karanlığında uzaklardan bir yerden yanan ışık pırıltılarını fark eder güvertedeki komutan ve diğer subaylar. İçlerinden birisi,

- Bakın bakın ilerden bir yerden ışık yanıp sönüyor. diye dikkat çeker.

- Çabuk okuyun bakalım ne diyorlarmış. diye emir verir komutan. Subaylardan biri heceleyerek okur;

- Se ni se vi yo rum.

- Bu ne lan. der komutan.

Hemen yanında duran delikanlı Teğmen,

- Efendim, o benim sevgilim. der en lirin haliyle.

- Ne iş oğlum bu?

- Efendim mors alfabesi hediye etmiştim ve ben geçince bana yazarsın demiştim işte o. diye cevaplar delikanlı Teğmen.

- Vayy be aferin lan! desene biz bunca zaman boğazları hep boş geçmişiz.

- İzin verir misiniz komutanım ben de bir mesaj yazayım.

- Neyle?

- Cep fenerim var komutanım. der delikanlı teğmen.

- Lan ne feneri aç projektörü geç başına ver mesajını. der komutanı Teğmenine.

Projektörü açan teğmen yanıp söndürürken sanki Gelibolu'yu yakıp tutuşturuyordu aşkından. İlk kez böyle bir şeyle karşılaşan Gelibolu sanki uzaylılar istila etmiş gibi heyecan yapmışlardı teğmen ile gençkızın aşkından.

Gelen mesajları heceleyerek kağıda dökmeye çalışan gençkız denizaltı geçtikten sonra elindeki kağıdı okudu. "Sonsuza kadar" yazılıydı delikanlıdan gelen mesajda.

Bu olay tüm denizaltıcılar arasında duyulmuştu. Artık herkes delikanlı Teğmen ile gençkızın aşkını anlatıyordu.

Birkaç gün sonra bir haber daha gelir. " Bir hafta sonra gece saat 02:45 de pencerede ol ben geçiyorum bana mesaj yaz. Ama dikkat et konvoy halinde geliyoruz ve ilk denizaltıda ben varım sakın sırayı şaşırma. "

Gençkız yine söylenen saatte pencerede bekler. Gecenin karanlığında Ege denizinden Çanakkale boğazına giren denizaltılar süzülerek ilerliyorlardı. Genç kız fenerini yakıp söndürerek mesajını vermeye başladı. Denizaltıdaki mesajı gören denizciler;

- Bakın bakın ışık yanıp sönüyor okuyun; "se ni se vi yo rum"

- Vay be, duyduğumuz doğruymuş böyle bir aşk varmış. der denizaltının kaptanı Bahri Kunt.

- İyi de bu kızın sevgilisinin denizaltısı öndeydi niye bize mesaj yazdı ki? diye kendine sormadan sormadan edemez kaptan.

- Efendim herhalde uyuyakaldı ya da sırayı şaşırmıştır. diye cevaplar subaylardan biri.

- Yahu geçip gideceğiz şimdi kız haber almazsa yanlış anlayacak rahat uyuyamaz. Nasılsa gecenin karanlığı kimse anlamaz açın şu projektörü. emrini verir kaptan Bahri Kunt.

Ve mesajı gönderir "Sonsuza kadar"

Tarih 04/04/1953 o konvoyun 1. gemisi Dumlupınar Çanakkale Nara burnu açıklarında İsveç Bandıralı ve buzkıran donanımlı bir geminin çarpması sonucu Boğazın derin sularına gömülmüştü. 2. Gemi bunu hiç fark etmeden devam etmiş ve boğazdan ilk geçen gemi olmuştu. 81 Denizcimiz ile beraber o delikanlı Sonsuza kadar sürecek olan son uykularına dalıyorlardı.
_
Sunay Akın



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

23 Haziran 2025 Pazartesi

Abdullah Papur Kimdir ?



Abdullah Papur Kimdir ?

Abdullah Papur, Türk halk müziğinin önemli halk ozanlarından biridir. 2 Nisan 1945’te Sivas’ın Divriği ilçesinde Kürt Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kangal’a bağlı İğdeli köyünde büyüdü ve küçük yaşlarda ozanlık geleneğiyle tanıştı.

Babası görme engelli bir saz ustasıydı ve Papur, bağlama çalmayı erken yaşlarda öğrenerek bu geleneği devam ettirdi. Önce usta malı türküler seslendiren sanatçı, zamanla kendi eserlerine ağırlık verdi.
Papur’un hayatı zorluklarla dolu geçti. Çocukluğunda çobanlık yaptı, gençliğinde Mersin’e giderek hamallık ve portakal bahçelerinde çalıştı.

Askerlikten sonra İstanbul’a yerleşti ve inşaatlarda çalışarak geçimini sağladı. 1970’lerden itibaren toplumsal ve siyasal sorunlara eğilen eserler üretmeye başladı. Şiirlerinde sevgi, ayrılık, gurbet ve sosyal meseleler gibi temaları işledi. Hem Türkçe hem Kürtçe türküler seslendirdi; “Çift Camlardan Ses Gelmiyor” gibi uzun havalarıyla tanındı, “Gardiyan” türküsü ise siyasi içeriği nedeniyle iki yıl hapis yatmasına neden oldu.

Kariyeri boyunca 70’ten fazla albüm çıkardı; bazı kaynaklar özel kasetleriyle birlikte bu sayının 140’a yaklaştığını belirtir. Mahzuni Şerif ve Muhlis Akarsu gibi ozanlarla çalıştı. Halk arasında “Papur” olarak anıldı ve dönemin en çok dinlenen ozanlarından biri oldu. 9 Eylül 1988’de, 43 yaşındayken Sivas’ta geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Ölümünün ardında bazıları tarafından şüpheler dile getirilse de, resmi kayıtlara kaza olarak geçti.

Abdullah Papur’un eşi Gülizar Papur için yazıp seslendirdiği “Gülizar Geçti” türküsü de ünlüdür; Gülizar, 2022’de vefat etti. Oğlu Ercan Papur, babasının müzik geleneğini sürdürmekte, torunu Yağmur Papur ise dedesinin mirasını anılarla yaşatmaktadır. Papur, Türk halk müziğine özgün eserleri ve etkileyici yorumlarıyla derin bir iz bırakmıştır.

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

11 Haziran 2025 Çarşamba

Galatasaray: Basketbolda Türkiye'ye İlkleri Yaşatan Kulüp


Türkiye basketbol tarihinde önemli bir yere sahip olan Galatasaray, ülkemize birçok ilki yaşatan kulüp olarak öne çıkıyor. Özellikle uluslararası alanda elde ettiği başarılarla adından sıkça söz ettiren sarı-kırmızılılar, hem Avrupa hem de Dünya kupalarını Türkiye'ye getiren ilk ve tek kulüp unvanını taşıyor

Tekerlekli Sandalye Basketbolunda Dünya Şampiyonlukları

Galatasaray, sadece erkekler ve kadınlar basketbolunda değil, tekerlekli sandalye basketbolunda da büyük başarılara imza atmıştır. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, birçok kez dünya şampiyonu olarak Türkiye'ye bu alandaki ilk ve tek dünya kupalarını getirmiştir. Bu başarılar, kulübün basketbola verdiği önemi ve kapsayıcılığını gözler önüne sermektedir.

Euroleague Kupası'nı Türkiye'ye Getiren İlk Kulüp

Galatasaray, Türk basketbolseverlerin uzun yıllardır beklediği Euroleague Kupası'nı Türkiye'ye getiren ilk spor kulübü olma özelliğini taşıyor. 2014 yılında unutulmaz bir finalde Fenerbahçe'yi mağlup ederek bu tarihi başarıya imza atan Galatasaray, Türk basketboluna altın harflerle yazılan bir zafer kazandırmıştır. Bu kupa, Türkiye'nin basketbol tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve Avrupa'nın en prestijli basketbol kupasını ülkemize kazandıran ilk takım unvanını Galatasaray'a vermiştir.

Galatasaray'ın bu başarıları, Türk basketbolunun uluslararası arenadaki gücünü ve potansiyelini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.



Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

5 Haziran 2025 Perşembe

İkinci bir kalbin var. Ve her gün onu görmezden geliyorsun




İkinci bir kalbin var. 
Ve her gün onu görmezden geliyorsun.

Çoğu insan kalbine salatalarla bakar.
Bazıları ise ilaçlarla.
Ama çok az kişi bunu en basit yolla yapar:
Yürüyerek.

Ve yine de ellerinde tuttukları gücün farkında değiller.

İşte kimsenin sana anlatmadığı hikâye:

Kan akışının bir kusuru vardır.
Aşağı inmesi kolaydır. 
Ama yukarı çıkması bambaşka bir meseledir.
Kalp iter, evet. 
Ama her şeyi tek başına yapamaz.
Hele ki kanın ayaklardan yukarı çıkması gerekiyorsa.

İşte burada unutulmuş bir kahraman devreye girer.
Senin ikizin, kelimenin tam anlamıyla.
Tıpta buna “baldır kaslarının kas pompası” denir.

Her yürüyüşünde, bacak kasların kasılır.
Toplardamarları bir süngeri sıkar gibi sıkarlar.
Sonuç: Kan kalbe daha güçlü bir şekilde akar.

Bacakların – yani ikinci kalbin – olmasa,
kan ayak bileklerinde birikir.
Varisler ortaya çıkar. 
Bacaklar ağırlaşır. 
Kaslar gerilir.
Yorgunluk çöker…
Tüm bu belirtiler aynı şeyi söyler: Sistem artık doğru pompalamıyor.

Yürüyüş bu içsel motoru uyandırır.
Ve eğer bacaklarını da güçlendirirsen, etkisi muazzam olur.
Bu yüzden bazı insanlar, sevdikleri yiyeceklerden vazgeçmeden bile yağ kaybeder ve kas kazanır.
Çünkü insan bedeni basit bir mantıkla çalışır:
Kullanmadığın şeyi kaybedersin.
Ve bu ikinci kalbin için de geçerli.
Attığın her adım, kazandığın bir nabızdır.

En şaşırtıcı kısmı mı?
Koşmana gerek yok.
Günde 30 dakika yürümek.
Haftada iki kez bacaklarına yüklenmek.
Merdiven çıkmak…
Bu damarların için saf bir ilaçtır.
Ücretsiz. 
Anında etkili.

Belki de şöyle düşünüyorsun: “İyiyim, buna ihtiyacım yok…”
Öyleyse şu rakamlara bak:
40 yaşından önce her 3 yetişkinden 1’i kötü dolaşımdan şikâyetçi.
3 kişiden 2’si kronik yorgunluk yaşıyor… nedenini bilmeden.

İkizin, yani bacakların, herhangi bir takviyeden çok daha fazlasını hak ediyor.
Her türlü kürden daha etkili.
Onlar senin doğal pompaların.
İç sistemin.
Güçlü. 
Özgür. 
Ama çok sık ihmal edilen.

Her gün onları harekete geçir.
Ve sadece daha enerjik bir hayat yaşamakla kalmazsın…
Aynı zamanda az kişinin başardığı bir şeyi gerçekleştirirsin:
Kalbine en temelden bakmak.
Unutulmuş motorundan itibaren.

Alıntı


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog