10 Aralık 2024 Salı

DUYDUM Kİ UNUTMUŞSUN GÖZLERİMİN RENGİNİ (HİKAYESİ )


DUYDUM Kİ UNUTMUŞSUN GÖZLERİMİN          
                 RENGİNİ (HİKAYESİ )
   1972 yılında Turgut Yarkent'e bir arkadaşı sevdiği kız için bir şiir yazmasını rica eder.
Turgut Yarkent:
"Peki nasıldır bu kız, gözleri ne renk mesela? "diye sorar.
Arkadaşı " Unuttum" der.
"Peki kızın göz veya saç rengini hatırladın mı?"sorusuna yine yanıt vermeyince:
"Yakında hazırlarım merak etme" der.
Şair ne yazacağını düşünür ve sonunda kızın ağzından arkadaşına hitap edercesine şiiri yazar.
Yazdığı şiiri Muhayyerkürdi  makamında Selahattin Altınbaş besteler.
Milliyet gazetesinin 1977' de açmış olduğu"Yılın Sevilen Şarkıları" yarışmasında 
"Duydum Ki Unutmuşsun Gözlerimin Rengini" eseri ödül alır.

Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini
Yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara
Bir zamanlar sevginle, ateşlenen başımı
Dizlerinin yerine dayasaydım taşlara.

Hani bendim yedi renk, hani tende can idim
Hani gündüz hayalin geceler rüyan idim.
Demek ki senin için aşk değil yalan idim
Acırım heder olan o en güzel yıllara.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

GECEYE BIRAKTIM ZENNUBE

GECEYE BIRAKTIM  ZENNUBE
GECEYE BIRAKTIM 

ZENNUBE... 

İlk defa 1960'ta, İzmir Basmane pavyonlarında 'peştamal kuşandı', ablasının jübilesinde. 

Ablası çadır tiyatrolarında yıllarca göbek atmıştı. 
Dansözlük kariyerini o alemde küçümsenmeyen bir mertebe sayılan pavyonlarda tamamlamıştı. 
Artık bayrağı ufaklığından beri yanında çırak gezdirdiği kardeşine teslim etmenin zamanıydı. 

Yaşını üç yaş büyüterek Emniyet'ten belgesini çıkarmış ve ona "günahkar kadın" anlamına gelen 'Zennube' adını yakıştırmıştı. 

"Eniştenin Yeri"nde bir prova vakti, eski tüfek dansözlerden Emine Kuran ile Feriha Tekgül'den (Özcan Tekgül'ün annesi) oluşan jüriden 'aferin' alan Zennube; kalabalık ailesinin umut kapısı, geçim kaynağı, en genci, en güzeli, kısaca medâr-ı iftihârıydı. 
Uzun boylu, esmer, kadife tenli, değirmen taşı gibi büyük oval kalçalı, kara kaş kara göz bir kızdı.

1942'de Milas'ta doğdu. 
Gerçek adı Memnune. 
Bugün üçü hayatta olan beş kardeşten biriydi. 
Çocukluğu Aydın ve Nazilli' de geçti. 

13 yaşında Şükrü Etioğlu adında eşraftan bir tüccarla evlendirildi. 
Hülya adında bir kızı oldu. 
14 yaşında boşandı. 
Çocuklu "dul bir çocuk"tu artık. 

Bu tarihten itibaren ayna karşısında kendi kendine dans etmeye başladı. 
Devrin ünlü dansözlerinden Babuş'un etkisindeydi. 
Bir de "Çift Motorlu" Pamela'nın. 
Ki bu kadının ilginç yanı, meme uçlarında ve kalçasının iki kanadında asılı püskülleri fıldır fıldır döndürerek dans etmesiydi. 
Bunu yaparken kendi dururdu, sadece memelerini ve kalçasını oynatırdı.
Önce sağa, sonra sola. Bitmedi, sonra sağdan sola, soldan sağa. Bu yüzden ona, dudak uçuklatan kinayeler yüklü bir isim takmışlardı: 'Çift Motorlu' Pamela...

On beş yaşında İzmir pavyonlarında neonlu dansözdü. 
Aralıksız on yıl sürecek 'Zennubeli yıllar' işte böyle başladı. 

Adana, İzmir, Bursa, İskenderun, Ankara pavyonlarında üç yıl süren stajyerliğini tamamladıktan sonra, 1963' te İstanbul' a geldi. 

Önceleri kostümlerini Tahtakale bijuterilerinden aldığı incik boncukla kendi dikerken, artık Bella'dan giyinip kuşanıyordu. 

İstanbul'dan önce takılıp kaldığı İzmir ve Ankara'da ikinci ve üçüncü evliliklerini yaptı. 

Cengiz Turan adlı İzmirli bir delikanlıya gönlünü kaptırmıştı. 
Az çekmedi ondan, bu adam "kadir kıymet bilmez" çıkmıştı. 

Bir Ankara turnesinde ise Şükrü Köseoğlu Paşa'nın oğlu Rasim'le tanıştı. Bu da "hayırsızın biriydi."

İstanbul'a gelip de Zeki Müren'in kadrosunda turistik-sosyetik kulüplere terfi edince, memlekette onu tanımayan kalmamıştı. 
Ciddi rakipleri vardı. 

Bir kere o devirde, 9/8 zil çalarak oynamasını bilmeyen dansözden sayılmıyordu.
Kezâ tülle dans edemeyenler de. 

En çok Özcan Tekgül, Aysel Tanju ve Ayşe Nana ile çekişti. 

Bu üçü o sıralar piyasayı adamakıllı tutmuştu. 
Dansta onlardan bir eksiği yoktu. 

Özcan Tekgül alkol enerjisiyle deli dolu bir 'performans' sergileyen uçuk bir dansözdü. 
Aysel Tanju ile Nana ise coştukça soyunanlardandı. 

İstanbulluydular ne de olsa. Striptize uyanmışlardı. 
Zennube ise sahneden kostümünden fire vermeden inerdi. 

1960'tan 1970'in hemen başına kadar süren bu devirde, Anadolu kocaman bir panayır yeri gibiydi. 

Millet fıskiyeli havuzlu püfür püfür yaz bahçelerinde çay-kahve içiyor, çekirdek çitleyip sinema seyrediyordu. 

Demir, tütün, pamuk, incir, kereste tüccarları, kabadayılar, mekâncılar, kimi müzisyenler, bazı emniyet mensupları ile bazı gazeteciler ve tabiatıyla kimi futbolcular hep bu kadınların peşindeydi. 

Zennube de bunların içinde en kolay kandırılanıydı. 

Hemen her turnede kendine yeni bir adam buluyor ve çoğu zaman da hüsrâna uğruyordu. 

Yalnız bir keresinde Hasan Atak adında bir polis, Zennube'ye fena çarpıldı. 

İskenderun'da, bir pavyonda dans ederken tanıştı onunla. 

Babası yaşında, evli barklı bir adamdı. 

Aşkları ayyuka çıkınca Ankara'dan İçişleri Bakanlığı müfettişleri geldi, polisi görevden aldılar. Zennube'yi  de İskenderun' dan kovdular. 

Bir daha bu kente adımını atmasını yasakladılar. 

Zennube İskenderun'dan İzmir' e geçti. 
Fuar başlamıştı. 
Mogambo'da göbek atarken bestekar-udî Çoşkun Erdem'le tanıştı. İki yıl beraber kaldılar. 

Bu sıralar Arap aleminden Ferit el Atraş, Abdülvahap, Sabbah, Abdülhalim Hafız gibi müzisyenler saltanat sürüyordu. 

Özellikle Ferit el Atraş "Habina" adlı şarkısıyla ortalığı kasıp kavuruyordu. 

Nasıl Hamdi Beliğ'in şarkısı Bülent Ersoy tarafından "Maazallah" diye söylendiyse, Çoşkun Erdem de bu şarkının melodisini aynen almış, yeni sözler yazarak Zennube'ye ithaf etmişti: "Zennube hayatım, gel bana gel sevgilim, kaçma benden, gel beraber gezelim" şarkısı herkesin dilindeydi. 

(Bu şarkı 2000'lerin başında tekrar Atilla Taş tarafından yeniden söylendi.) 

Bu şarkının rüzgarıyla şöhreti ikiye katlanan Zennube, dört de film çevirdi. 

Nefesini Keseceğim'de başrol, Şahâne Kadın'da Sevim Çağlayan ile yine başrol oynadı. 

Oynamaz olaydı. 
Çünkü gençliğinin en güzel beş yılını karartacak olan Berker İnanoğlu ile bu sırada tanıştı. 

Vaktiyle Aysel Tanju'yu 'himayesine' alan abisi (Türker Inanoğlu) gibi, o da zavallı Zennube'yi 'himayesine' almıştı. 

Bu ilişki sırasında çok eziyet çekti, hem de hiç çekmediği kadar. 

Aysel Tanju'nun ve Zennube'nin çekilmesiyle nefes alan piyasada tuhaf isimli dansözler türemişti; Tahiyye Salem, Pandora, Türkan Şamil, Tamara, Salome, Semira Semir gibi. 

Zennube'nin bir de belalısı vardı; ünlü babalardan Arap Burhan! 

Bir gece bir gazinoda Berker İnanoğlu ve Zennube demlenirken birden peydah oldu. 

İki taraf da silahlarına davrandı. 

Çıkan arbedede Arap Burhan'ın adamları Zennube'yi bacaklarından, kalçasından bıçakladılar, dans edemesin diye. 

Zavallı aylarca yatalak kaldı. Tam da bu sıra gazetelerden kocası bildiği adamın evlendiğini öğrendi. 

Müjde gibi geldi ona bu haber; beş yıllık "hapis hayatı" bitti, tekrar piyasadaydı. 

Hasat mevsimi Adana'ya gitti. 

Niyeti "para yemeye gelen" pamuk tüccarlarını söğüşlemekti. 

Ama kısmetine bir hacıağa değil de bir futbolcu çıkmıştı. Adanademirsporlu Özden...

Gelgelelim Kartal Yaşar'lı, Füze Selami'li "Lacivert-Mavililer"in, (ki o ekip o günlerde büyük takımların korkulu rüyasıydı) raket ayaklı solaçığı Özden bu aşktan fena halde zararlı çıktı. 

Zennube'yi ona yar etmemeye yeminli yeraltı aleminin en boktan herifleri Özden'i bacaklarından kurşunladılar. 
Özellikle sol taraftan. 

Onun futbolcu aşıklarından biri de "Güvercin Nuri" nâmıyla mâruf milli solhaf Nuri'ydi. 

Hacettepe'de yetişip Eskişehirspor'un Es-Es-Es-Ki-Ki-Ki'li zamanında "Kırmızı Şimşekler"in formasını giyen Nuri, lakabını bir Beşiktaş maçı öncesinde çimlere konan güvercinlerden birini kramponlarıyla telef etmesi 'sayesinde' kazanmıştı. 

Zennube'nin Nuri'yle olan aşkı da o güvercinle aynı kaderi paylaştı. 

1970'lere gelindiğinde son kez gittiği İzmir Fuarı'nda dansözlük hayatını tamamladı. 

Dördüncü evliliğini yaptığı Kazım Ay adında bir deri tüccarı onu "evinin kadını" olmaya ikna etmişti. 

Zaten kilosu 60'ın üstüne çıkmış, bacaklarında kurşun, bıçak façaları... 

Zennube sessizce piyasadan çekildi... 

(Ümot Bayazoğlu, "Uzun, İnce Yolcular", Aras Yayıncılık, 2014)

Ardahan saat kulesi

Ardahan saat Kulesi


Merhaba sevgili okurum bu yazımda Ardahan saat kulesine değineceğim. Ardahanlı okurlarım ve takipçilerim mutlaka okusun paylaşsın. Bilindiği üzere Bizim Ardahan"da yüzlerce dernek var bunlardan biriside Ardahan Vakfı, vakıf   Cumhuriyetimizin 100. yılında Ardahan'a bir saat kulesi yapacağını söylemişti. O dönemde bu projeye en çok ben destek olmuştum, ancak bu proje gerçekleşemedi. Aynı yıl, Ardahan Belediyesi Cumhuriyetimizin 100. yılında şehirde mini bir saat kulesi yapmıştı. Ama bugünkü değeri çok büyük, çünkü anlamlı bir tarihte yapıldı. Gününde yapılmayan  bir şeyin değeri yok. zaten her şey bir adımdan başlar. Belediyenin yapmış olduğu saat kulesinin yeri ve konumu güzel. 100 yıl adına yapılan bu saat kulesini aynı yerinden gelişletebiliriz. Bence Valiliğimiz ve Belediyemiz bu konuda mutlaka çalışma yapmalı.
 Ardahan için yapılmak istenilen her iyi olumlu projeye destek oldum olmayaı devam edeceğim.
Mehmet Ali Arslan



Mehmet Ali Arslan, MY Blog

9 Aralık 2024 Pazartesi

KESİNLİKLE OKUNMASI GEREKEN BİR YAZI.



"Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insanı tekmeleyen çok kisi gördüm" diyor.
Saygılı olmaktaki kusurlarımızı söyle anlatıyor:
- Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var.
Avrupa'da yasayan vatandaşımız orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule'den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor diyor. Kendi fikri olmayan insanın duruma göre hareket etmesidir bu.
İkinci hatamız, adama göre davranmamız. Karşımızdaki adam iri yarıysa, 'Buyur Abi', diyoruz, ufak tefekse, 'Ne var lan!' diyoruz. Oysa ki, insanların onuru birbirine eşittir.
Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken 'Merhaba millet' diyoruz, değilse surat asıyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasın insanlara saygılı davranmak zorundayız.
Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara.
Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet değil mi?


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Barış Alper'in Geleceği Belirsiz



Galatasaray'ın genç yeteneği Barış Alper Yılmaz, Sivasspor maçı sırasında yaşadığı sakatlıkla sevenlerini endişelendirdi. Dizinde ve aşil tendonunda ağrı hisseden oyuncu, maçtan sonra sedyeyle taşınarak hastaneye kaldırıldı.

Barış Yurduseven'in haberine göre, Barış Alper'in dizine bandaj yapıldı ve ayağını hafifçe basabiliyor. Ancak oyuncunun daha detaylı tetkikleri için İstanbul'a sevk edildiği öğrenildi. Yarın yapılacak MR sonucu, sakatlığın ne kadar ciddi olduğu ve tedavisinin nasıl şekilleneceği konusunda önemli bilgiler verecek.

Galatasaray'ın gelecek maçları öncesinde Barış Alper Yılmaz'ın sakatlığı, teknik direktör Okan Buruk'u zor durumda bırakabilir. Genç oyuncunun en kısa sürede sahalara dönmesi tüm Galatasaraylılar tarafından bekleniyor.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

7 Aralık 2024 Cumartesi

Asıl kibir nedir biliyor musunuz?

 Asıl kibir nedir biliyor musunuz?


Asıl kibir nedir biliyor musunuz?
1-Keskin bir dille; Allah böyle diyor demektir. Hakikatini Allah'tan öğrenmek daha güzel daha doğru değil mi?
Çünkü hakikati bütünüyle gören tek zat el-Hakk olan Allah'tır.

2-Herkes baktığı pencereden görür. Baktığı pencereyi gördüğünün her şeyi zanneden yanılır. Onun için de Mütevazilik esas olmalıdır. Benim baktığım yerden gördüğüm şudur diyebilmelidir. Kur'an'ın ilahiliği benim açımdan,gördüğüm yerden böyle görünüyor demeli. Bazıları bunu kibir diye anlayabilir.

Asıl kibir nedir biliyor musunuz?
Allah böyle diyor diyerek Keskin ifadeler kullanmaktır. Asıl kibir budur.

Sen öyle anlıyorsun.Belki de öyle demiyordur. Mütevazi ol. Kendi anladığını Allah böyle diyor diye deme. Mütevazi ol. Ben böyle görüyorum de. Belki de yanılıyor olabilirsin. Sadece yanılıyor olmazsın, eksik de görüyor olabilirsin.

Çünkü baktığın yerden gördüğün kadar görünüyordur. Çünkü gözlerinin Feri o kadardır. Zira İnsan ; Görmek Sınırlamaktır. Sınırlamadan Fokuslamadan göremezsin. Fokuslamaksa Sınırlamaktır. Göz sınırlıdır. Kulak sınırlıdır. Akıl muhakeme sınırlıdır. Onun için Mütevazi olmak gerekir..

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Sizinle aynı düşünmeyen insanlara kızmayın

Sizinle aynı düşünmeyen insanlara kızmayın
Sizinle aynı düşünmeyen insanlara kızmayın. Olup biteni nasıl görmüyorlar diye öfkelenmeyin.

Her varlığın belli bir enerji düzeyi var 
ve her varlık ancak bu seviyeye uygun 
bilgilere ulaşabilir. 

Her varlık sadece evrendeki yayının kendi frekansına uygun olanını alır; üstündeki
yayını duyamaz, göremez, hissedemez.
Bundandır ki 'gözleri vardır, görmezler; 
kulakları vardır, işitmezler.' 

Kalplerindeki mühür açılana dek bir üst 
yayını alamazlar."

Dünyanın en zeki insanı da olsanız,
bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın 
altındaki kimselerden ibaret ise,
düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur. 

“Hepimiz, birlikte en çok zaman geçirdiğimiz
beş kişinin ortalamasıyız.”

JİM ROHN


Bazı kadınlar yeryüzünde doğar, gökyüzünde yaşarlar

 Bazı kadınlar yeryüzünde doğar,  gökyüzünde yaşarlar

Bazı kadınlar yeryüzünde doğar,  gökyüzünde yaşarlar. .
Onların adı "SEVGİ" dir.
Bazı kadınlar siyah elbiseler giyip beyaz ışık saçarlar.
Onların adı "ASALET" tir. 
Bazı kadınlar saatlerde  yelkovanı durdurur, hayatı başlatırlar
Onların adı "SİHİR" dir. 
Bazı kadınlar dünyayı ellerinde  taşır,  sonra da usulca avucunuza bırakırlar
Onların adı "KUDRET" tir. 
Bazı kadınlar damlalardan deniz, bulutlardan güneş sağlarlar
Onların adı "GÜÇ" tür. 
Bazı kadınlar sulardan ateş çıkarırlar
Onların adı "MUCİZE" dir.
Bazı kadınlar kalplerinde tüm renklerin paletini taşırlar
Onların adı "RESİM" dir.
Bazı kadınlar  kusursuz bir imla  ile yaşarlar
Onların adı "ŞİİR" dir. 
Bazı kadınlar bir ömürlük hayatta üç ömür paylaşırlar
Onların adı  "EMEK" tir. 
Bazı kadınlar melodisi her yerden duyulan notalar olurlar
Onların adı "ŞARKI" dır. 
Bazı kadınlar  buram buram masumiyet kokarlar
Onların adı  "ÇİÇEK" tir. 
Bazı kadınlar  gökyüzündeki dualardır. Yeryüzünde kabul  olurlar.
Onların adı  "HEDİYE " dir.
Bazı kadınlar  küçücük kalplerinde kainatı saklayan, kendinden başkasına içinde bulunduğu kalbi kuralsız yasaklayan bir hayal olurlar
Onların adı  "AŞK" tır.
Bazı kadınlar bütün bunların hepsi birden olurlar, hayatın içinde bir abide gibi dururlar
Onların adı  "EFSANE" dir...


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

“Kötü bir yalnızlık seni incitmesin diye avuçlarındaki hayat çizgisinden sessizce öptüm”


“Kötü bir yalnızlık seni incitmesin diye avuçlarındaki hayat çizgisinden sessizce öptüm”

Şükrü Erbaş


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

HER ŞARKININ BİR HİKAYESİ VAR




HER ŞARKININ BİR HİKAYESİ VAR

Sakın Geç Kalma Erken Gel...

Yine bir İstanbul akşamı, gün batarken üç ahbap çavuş demlenecek yer arıyorlar.
Tanburacı Osman, Ahmet Rasim ve Neyzen Tevfik.
Bunlar sacayağın üç bacağı! Biri olmazsa olmuyor. Sanki üçüzler...
Biri tambura çalıyor, öteki ney üflüyor, Ahmet Rasim de bol bol güfte yazıyor.
Her gittikleri yerde meşk var. Sohbet gırla, o eski İstanbul''un asude mekanları bunların ritmiyle coşuyor.
Neyzen Tevfik'in sabahtan akşama kafa dumanlı...
Neyzen'in sözünü ve neyini dinle, yaptığını yapma!...
Tanburacı Osman Pehlivan zamanın en iyi tambura çalanı...
İşi gücü çalıp söylemek. Türküler onun dilinde ve yüreğinde... 
O zamanlar daha elektro saz yok ama, Tanburacı'nın sazında ekonun kralı var.
Ahmet Rasim bir mazbut adam... 
Beyefendi mi beyefendi, bir İstanbul'lu... 
Bilge bir adam ve eşine sevdalı. 
Akşam çökerken her daim evinde ama, Rasim de bayılıyor Türk müziğine... 
Güfte onda, beste onda, meşk onda... 
Eşi hanımefendi her zaman onu bırakmıyor. 
Rasim de kırmıyor karısını.
O zaman da üçlü sohbet, yara alıyor. 
Sacayak sallanıyor.
Hanımı Ahmet'i bırakmıyor ki gitsin! 
Bizimkiler de hep Ahmet Rasim'in hanımını kandırma planı yapıyor.
Yine bir akşam üçü gidecek ama, Ahmet Bey'e hanımı izin vermez.
Derhal komplo kurulur...
Tanburacı Osman Pehlivan Rasim'in kapısını çalar. Her zamanki gibi kapıyı karısı açar.
Tanburacı pehlivan üzgün bir yüz ifadesiyle...
"Yenge Neyzen yine çok içti ve  komaya girdi. Haydarpaşa Numune'ye kaldırdık'' der.
''Müsaade etseniz de Rasim''le bir gitsek...''
Kadıncağız yana yakıla Ahmet Rasim' e seslenir:
"Ahmet Bey, 
Ahmet Bey koş!... 
Neyzen komaya girmiş, Tanburacı seni çağırıyor. Ziyarete gidecekmişsiniz...''
Ahmet Rasim pabuçlarını alel acele giyip Tanburacı''yla gözden kaybolurken, karısı arkalarından seslenir:
''Ahmet Bey, sakın geç kalma erken gel...''
Üç ahbap çavuş doğru Kumkapı'ya giderler. 
Sofra kurulur, Tanburacı çalar, Neyzen üfler, Ahmet Rasim de mermer masaya, diline değdirdiği sabit kalemle başlar yazmaya...
****
Bu akşam gün batarken gel,
Sakın geç kalma erken gel,
Tahammül kalmadı artık,
Sakın geç kalma erken gel,
Cefa etme bana mahım,
Sonra tutar seni ahım,
Üzme beni şivekarım,
Sakın geç kalma erken gel.
--------
Osman Tanburacı Anıları

Sn. Dost Rufai Marifi den alıntıdır.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog