22 Kasım 2024 Cuma

Kafkas göçleri




Kafkasya; Batıda Karadeniz kıyılarından doğuda Hazar Denizi'ne kadar olan ve bölgenin belkemiğini oluşturan, kuzey batıdan güneydoğuya uzanan Kafkas Dağları'nın kuzey ve güney olarak ikiye ayırdığı bölgedir. 

Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletlerinin bulunduğu Güney Kafkasya'nın yanı sıra, Kuzey Kafkasya'da ise Dağıstan, Çeçen-İnguş, Osetya, Kabartay-Balkar,
Abhazya ve Adige bölgeleri bulunmaktadır.

Karadeniz ile Hazar Denizi arasında bir köprü gibi uzanan Kafkasya; çeşitli topluluklar için binlerce yıldır geçit yeri olduğu gibi, dünyanın en eski yerleşik toplumlarını da barındıran bir bölgedir.

Bölgenin İslam diniyle tanışması, daha binli yýllara gelinmeden Araplardan müteşekkil İslam orduları vasıtası ile olmuşken Araplardan sonra bölgede İslami temsil görevini Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Türkler üstlenmişlerdir.

Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa ve Ferah Ali Paşa gibi komutanların faaliyetleri ile Kafkasların kapıları Osmanlılara açılmıştır. 

Rusların 1552 yılında Kazan ve ardından 1556'da Astrahan'ı ele geçirerek Kırım'la irtibat kurmak ve Karadeniz kıyısında yer edinebilmek amacıyla giriştiği istilâ hareketleri ile Gürcistan'ı ilhâkları ve ardından tüm Kafkasya'ya yönelik faaliyetleri her geçen gün zayıflayan Osmanlı Devleti tarafından dikkatle takip edilmiştir.

Osmanlı Devleti, 1829 Edirne Antlaşması ile Kafkaslardaki nüfuzunu
büyük oranda kaybetmiştir. 

Buna rağmen Müslüman Kafkas halkları için
Osmanlı Devleti, Osmanlı Devleti için ise Kafkasya halklarý önemini korumaya devam etmiştir. 

Nitekim 1853-1856 Kırım Harbi ve ardından da özellikle Ruslara karşı yürütülen ve "Müridizm Hareketi" olarak ifade edilen mücadelenin Ruslar karşısında başarısız olması üzerine Kafkasya'dan Osmanlı topraklarına yapılan yoğun göçler bu karşılıklı vazgeçilmezliğin göstergeleri olmuştur.

Bölge halkları açısından en yüksek ortak mensubiyet şuuru dinî kimlik üzerine olduğundan, temel kaygı, dinî benliğin gelecek nesillerde de muhafaza edilebilmesiydi. 

Bundan dolayıdır ki en çok korkulan ve tepki gösterilen husus,
kimliklerinin tehdit altına girmesi ve gelecek nesillerin Rus baskısıyla
Hristiyanlaştırılması olarak görülmekteydi. 

"Rusya Devleti'ne terk olunan mahaller ahalisinden olup, kendi vefatından sonra ıyâl ve evlâdı o tarafta kalarak tanassur edeceği mülahaza ve havfından nâşi..." ifadeleriyle belgelere
yansıyan bu endişelere karşı konulamayacağının düşünüldüğü hallerde ise ataların vatanından dahi vazgeçilebilirdi, çünkü orası artık "Daru'l İslâm" olmaktan çıkmış olarak telakki edilmekteydi. 

Bu ve benzeri düşünceler; Osmanlı
topraklarına yani bölge halklarının Aktopraklar olarak ifade ettikleri Hilâfet topraklarına gerçekleştirilen kitle göçlerinin temel hareket noktalarından birisiydi.

Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kafkas Göçleri isimli iki ciltlik bu çalışmada Kuzey Kafkasya bölgesinden gelen muhacirlerle ilgili belgeler kullanılmıştır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi fonları taranarak yapılan değerlendirmeler çerçevesinde belgeler; Muhacirler Hakkında Talimatlar, İskân, Yardımlar, Problemler ve Çözüm Yolları şeklinde dört ana başlık altında toplanmıştır.

Göç ile ilgili genel konuların ele alındığı Talimatlar adlı birinci bölümde; "talimat" türündeki düzenlemelerden anlaşılmaktadır ki; Osmanlı yönetimi tek
bir talimatla konuyu çözme yoluna gitmemiş, durumun gerektirdiği her şart içinde bölgesel-idarî nizamname türü talimatlar yayınlamıştır.

Osmanlı topraklarına gelen ve gelecekleri haber alınan göçmenler için uygun iskân bölgelerinin temini için etütler yaptırıldığı bu bölümde yayınlanan kırk altı konu başlığı altındaki belgelerde ortaya konulmaktadır.

Osmanlı topraklarına gelen muhacirlerin acil ihtiyaçlarının giderilmesi, geçici iskân yerlerine misafir olarak yerleştirilmeleri, hasta olanların muhacir hastanelerinde tedavi edilmeleri, bulaşıcı hastalık tehlikesine karşı karantinaya alınmaları, kimi zaman bir günde birkaç bin kişilik gruplar halinde gelenler için
sayım, masraf belirleme ve bunları kayda geçirme işlemleri, gerektiğinde komisyon kurulması gibi hususlar da yine bu bölümün belgelerine yansıyan hususlar arasında zikredilebilir.

İskân başlıklı ikinci bölümde; Muhacir iskânı için devlete ait mirî araziler
yanında, hanedana ait çiftlikler ve şahıs arazileri de tahsis edilmiştir. 

Tespit edilen yerlerin, muhacir gruplarının geldikleri bölgenin coğrafî şartlarına uygun olmasına özel önem verilmiş, meydana gelen aksaklıkların çözümü için büyük gayret sarf edilmiştir.

 İskan için belirlenen bu yerlere ulaşan muhacirler, bir
müddet yerli halkın yanında misafir edildikten sonra kendileri için inşa edilen evlere yerleştirilmiştir. 

Muhacir iskânı ile oluşturulan yerleşim birimleri, bazen
müstakil köy bazen de bitişik mahalleler olarak planlanmıştır. 

Ancak kurulan köylerin orman sahası içinde olmamasına dikkat gösterildiği bu bölümdeki seksen iki konu başlığı altındaki belgelerden takip edilebilmektedir.

Yardımlar başlıklı üçüncü bölümde; Osmanlı ülkesine muhacir olarak
gelen Kafkasya Müslümanlarının temel ihtiyaçlarının karşılanması hususunda yapılanlar elli iki konu başlığı altında görülmektedir
.
Gerek devletin gerekse yerli halkın muhacirlere öncelikli olarak temel ihtiyaç maddelerini sağladığı, iskân gerçekleştikten sonra ise sosyal hayat için gerekli binalar; ibadet için cami, çocukların eğimi için okul yaptırdıkları görülmektedir. 

Bu binaların yapımında hanedan üyelerinin, bazı vakıfların ve
halkın ileri gelenlerinin öncülükleri dikkat çekicidir.

Problemler ve Çözüm Yolları başlıklı dördüncü bölümde ise; Yolculuk esnasında; ihtiyaçları zamanında karşılanmayan muhacirlerin taşkınlık yapmaları, iskân için kararlaştırılan yerlere gitmek istemeyişleri, günlük yiyecek ve
tayinatlarının temini gibi problemli durumlar ve çözümlerine ait elli altı konu başlığı altındaki belgeler bu grupta yer almaktadır.

Sultan II. Abdülhamit'in saltanatının ilk yıllarında hazırlanmış olan ve
Kırım Savaşı'ndan itibaren Osmanlı topraklarına göç eden muhacirleri cetveller halinde gösteren bir defter de ekler bölümünde grafikler halinde deðerlendirilmiþtir.

Eserin son kısmına analitik indeks ve haritalar da eklenmiþtir.

Çalışmada emeği geçen Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü personeline teşekkür eder, ilgililere yararlı olmasını dilerim.

Doç. Dr. Uğur ÜNAL
Devlet Arşivleri Genel Müdürü


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

21 Kasım 2024 Perşembe

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift




Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektör’ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti…
Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?
Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi.
İşte bu imkansızdı…
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu…
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı…
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi…
Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü...
Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi…
Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı.
“Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu...
Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı.
Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı.
Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.
Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi…
Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.
Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.
“Madam” dedi, sert bir sesle,
“Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner…”
“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın…
“Anıt değil…
Belki, Harvard’a bir bina yaptırabiliriz”.
Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak,
“Bina mı?” diyerek tekrarladı,
“Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz?
Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı…”
Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu.
Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi..
Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü:
“Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş?
Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?”
Rektör’ün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar.
Doğu California’ya, Palo Alto‘ya geldiler.
Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak  üniversiteyi kurdular.
Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini: STANFORD ÜNİVERSİTESİNİ...

Görsel : Stanford Ailesi…
#Gülrengi Gülrengi



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

20 Kasım 2024 Çarşamba

Neyzen Tevfik ve " Hiç felsefesi



Neyzen Tevfik  ve " Hiç felsefesi "

Neyzen Tevfik Bursa da adliyenin önünde
bir köylüye arzuhal " dilekçe " yazmaktadır.
Dönemin Sadrazamı Damat Ferit Bursa da
bulunmaktadır. Adliyenin önüne gelince,
giydiği gömleğin bir kolu yok, pantolonu 
yamalı, ayakkabılarını terlik gibi giymiş,
yanında yerde duran bir Ney' le birini görünce
çok şaşırır. Böyle giyimli birinin dilekçe yazabileçeğine ihtimal vermez. 
Dilekçenin bitmesini bekler.
Neyzen Tevfik dilekçeyi bitirir, köylüye dilekçeyi verir parasını alır çebine koyar.
Damat Ferit yanından geçen köylüden dilekçeyi ister, dilekçe Bursa valisine yazılmış olup,
çok güzel el yazısı ve uslup kullanılmıştır.
Böyle bir dilekçenin ezberlenmiş olabileceğini düşünür ve ikincisini bekler.
Bu defa dilekçe Sulh Ceza Hakimi nedir.
Bun da da çok güze el yazısı ve uslup kullanılmıştır.
Bir sonrakini bekler. Bu defa ki dilekçe,
Hariciye Nezareti" Dış işleri"  ne dir. 
Damat Ferit şaşkındır. Böyle giyinen birinin 
bu tür dilekçeler yazabileceğine bir türlü inanamaz.
Neyzen Tevfi' in yanına gider; "gel seni valiliğe 
katip olarak aldırayım." der.
Neyzen Tevfik düşünür ; "peki sonra ?" der.
Damat Ferit ; "çok yetenekli olursan, baş 
katip olursun." der.
Neyzen Tevfik ; " peki sonra ?" der.
Damat Ferit ; "sonra seni saraya İstanbul'a
aldırırım orada katiplik yaparsın." der.
Neyzen Tevfik yine düşünür ve ;" peki sonra?" der.
Damat Ferit; "oradada başarılı olursan baş katip olursun." der.
Neyzen Tevfik yine düşünür " peki sonra?" der.
Damat Ferit ; "sonra benim yerime sadrazam 
olursun" der.
Neyzen Tevfik ; peki daha sonra ? "
Damat Ferit sinirlenmiştir, ; " bu ülkeye padişah
olursun" der.
Neyzen Tevfik ; " peki daha sonra ? der.
Damat Ferit iyice sinirlenmiştir; 
" sonrası Hiç  " der.
Bunun üzerine Neyzen Tevfik; " ya beyim,
ben zaten bir Hiç ' im ! Bir Hiç için bu kadar 
zahmete değer mi ? " der.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Nida Tüfekçi, Muhlis Akarsu ile ilgili bir anısını anlatıyor.




Kangallı aşık Muhlis Akarsu ile bir gün muhabbet ediyor, saz çalıyor, türkü söylüyorduk. ‘Bunca Çektiklerim Senin Yüzünden’ sözleri ile başlayan bir koşma okudu. Ben de sazımla kendisine katıldım. Parçanın sonuna kadar, hiç şaşırmadan, falso yapmadan rahatlıkla çalabildim. Bu olmayacak bir şey idi. Zira insan yeni duyduğu bir türküyü, nasıl olurda bu derece uyumlu ve doğru icra edebilirdi. Zihnimden geçen bu düşünceler içinde iken, sözü edilen ezgiyi başka sözlerle bildiğimi hatırladım. Bu ezgi Veysel’in “Kara Toprağı” söylediği ezgi idi. Ben aşığa sorular yöneltmeye başladım. Konuşma aynen şöyle idi: (Bu konuşmayı kasete aldım.)

“Aşık Akarsu; şimdi bu çaldığın parça, bana bir başkasının çalıp söylediği bir türküyü hatırlattı. E…yani sen bunu yapmakla bir hata mı ediyorsun diye düşündüm kendi kendime.” “Hocam, değil. Bizde buna ayak derler ve biz bu ayağa çeşitli konulardaki sözleri işleriz. Aynı havayla sözler söyleriz, eskiden beri de bu böyledir.”

“Yani bu ayakla herhangi bir deyiş söyleyebilir misiniz?”  “Tabii daha başka şey de söyleriz.”

“Diyelim ki bu deyiş senindi. Eski yaşamış bir aşığın deyişini de söyleyebilir misiniz?” “Tabii onu da söyleriz aynı ayakla.” Aşık Akarsu bir başka ezgi daha çaldı. Ben bu ezgiyi de biliyordum. Parçayı Kangal’ın Minare köyünden İbrahim Dede’den öğrendiğini, şah beyitte adı geçen Müslimi’nin İbrahim Dede’nin babası olduğunu söyledi. Bu ezgi ile Erzincanlı aşık Davut Sulari’de bir deyiş okumuştu.

Nida Tüfekçi, Muhlis Akarsu ile ilgili bir anısını anlatıyor.

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

BİR ZAMANLAR ARAL GÖLÜ



BİR ZAMANLAR ARAL GÖLÜ!

Dünyanın 4. Büyük gölüydü Aral gölü.

Aral Gölü, Kazakistan - Karakalpakistan sınırları içinde olan göldür. Önceki yıllarda 68.000 km² yüz ölçümüyle Asya'nın ikinci, dünyanın dördüncü büyük gölüydü. Son yıllarda aşırı sulama nedeniyle eski yüzölçümünün %90'ını kaybetmiştir.

Özbekistan ile Kazakistan arasında bulunan Aral gölü artık dünyanın en genç çölü ve "Aral kum çölü" olarak anılıyor.

Aral plansız bir şekilde kullanıldı ve neticesinde göle Siriderya'dan akan suyun tamamı ve Amuderya'dan gelen kaynağın ise bir bölümü durdu.

Ülke pamuk üretimini iki katına çıkardı bunun sonucu olarak gölün kaybı kaçınılmaz oldu.

Kumların üstünde kalan dev paslanmış gemiler mazide kalan görkemli Aral Gölü'nün iskeleti gibi...



Mehmet Ali Arslan, My Blog

18 Kasım 2024 Pazartesi

Arslan her ay karsın plakasında ığdır Ardahan ve Karslılar la buluşacak




Mehmet Ali Arslan, hem gazetecilik hem yazarlık hem de girişimci kimliğiyle tanınan bir isim. Arslan, Ardahan kars ve Iğdırlı hemşehrileriyle olan bağlarını hiçbir zaman koparmadı. Bu kapsamda Karslılar'la da sık sık görüşen Arslan, bu kez daha da ileri giderek her ay Ardahan Iğdır ve Karslılarla buluşma kararı aldı, Mehmet Ali Arslan Geçtiğimiz günlerde kars Gazetesinde yaptığı açıklamada  "Karslılarla olan bağım her zaman güçlü oldu. Bundan sonra'da bu bağı daha da güçlendirmek istiyorum. Bu nedenle her ayın 3'ü ve 6'sında yanı karsın plakasında (36) da  Iğdır Ardahan ve Karslılarla bir araya geleceğim" dedi.

İşte Mehmet Ali Arslan'ın ığdır Ardahan ve Karslılar'la buluşma günleri

3 Ocak
6 Ocak

3 Şubat
6 Şubat

3 Mart
6 Mart

3 Nisan
6 Nisan

3 Mayıs
6 Mayıs

3 Haziran
6 Haziran

3 Temmuz
6 Temmuz

3 Ağustos
6 Ağustos

3 Eylül
6 Eylül

3 Ekim
6 Ekim

3 Kasım
6 Kasım

3 Aralık
6 Aralık







Mehmet Ali Arslan, My Blog

17 Kasım 2024 Pazar

TARİH YENİDEN YAZILACAK MI?




TARİH YENİDEN YAZILACAK MI?
...
Arkeologlar uzun zamandır Paskalya Adası'ndaki bazı "kafaların" gömülü bir cesede sahip olduğundan kuşkulanıyordu Aynı zamanda metrelerce yüksekliğindeki "dev kafalar" da istisna olduğu düşünülüyor. Aslında bu kafaların altında yatan bir gövdesi olsaydı, orantıları karşılayabilmek için en az 20 metre boyunda gerçek taş devleri olması gerekirdi.
...
Son kazılar, Paskalya Adası'ndaki "dev kafaların" aslında kafaları yerden çıkan "taş devleri" gömülü olduğunu göstermiştir.. Birkaç ton ağırlığındaki heykeller yaklaşık 20 metre derinliğe nasıl geldi? Bilerek yaptılarsa kırmadan nasıl başardılar? Paskalya Adası küçük bir adadan biraz daha fazlası. Düzinelerce "taş devini" Okyanusun ortasına gömecek insan gücünü nereden buldular? Cevaplanmamış sorular.
...
Mısırlılar da benzer şeyleri yapabilirlerdi, ancak onların emrinde bir imparatorluğun insan gücü vardı. Küçük Paskalya Adası'ndaki ada sakinlerinin emrinde hangi işçi gücü vardı? Nan Madol'da da aynı şey oldu. Gizemli bir insan Okyanusun ortasında küçük bir adada metropol inşa etti. Elbette bunu yapmak mümkün. Ama bir imparatorluğun insan gücüne sahipsen. Ama Pasifik Okyanusu'nun ortasındaki tamamen izole edilmiş bir adada hangi insan gücü mevcuttu?
...
Aynı şey Türkiye ile Suriye sınırında da oldu. Koca bir megalitik kompleks tamamen gömüldü kimse kim tarafından kimse bilmiyor neden olduğunu bilmiyor Bu sitenin adı "Göbekli Tepe", yani "göbekli Tepe"dir. "Ama o tepenin altında insanoğlunun en derin gizemlerinden biri var. Georadarlarla yapılan son çalışmalar, Göbekli Tepe'ye benzer düzinelerce sitenin metrelerce derinliğe "gömülü" olduğunu ortaya çıkardı. Daha sonra doğal bir felaket nedeniyle yok olan bilmediğimiz bir medeniyet miydi? Yoksa ne olur?
...
Ünlü bilimsel dergi Nature'da ortaya çıkan birkaç bilimsel makale bize 10.000 yıl önce bir dizi kuyrukluyıldızın Dünya atmosferinden geçtiğini ve binlerce parçaya bölündüğünü söylüyor. Dünya, en az dört kıtaya çarpan parçaların gerçek bir bombardımanıyla vuruldu. Hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Tarih öncesi gerçek bir "Kıyamet" vardı, bu da bilinmeyen sayıda "homo sapiens"i sildi. "Paskalya Adası kalıntıları Göbekli Tepe'ninkilerle eşleşiyor mu?

...- Son 75.000 yılın gizli tarihi.
Alıntıdır🤔👈

Mehmet Ali Arslan, My Blog

Evet lideriz Altay 1 Sarıyer 5


Evet lideriz
Altay 1 Sarıyer 5



Mehmet Ali Arslan, My Blog

TÜRK TİYATROSU TARİHİ'NİN BELKİ DE EN BAHTSIZ ''AİLESİ '' TOSUN'LAR




TÜRK TİYATROSU TARİHİ'NİN
BELKİ DE EN BAHTSIZ  ''AİLESİ '' TOSUN'LAR
1926 yılında, Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde doğan Necdet Baba lakaplı Necdet Tosun, 1955 yılında öğlenleri lokantacılık, akşamları da bir terzide çalışarak geçimini sağlıyordu.
Kilolu ve sevimli görünüşü sebebiyle çevresinde de hep sevilmişti. Çocukları eğlendirmeyi de çok severdi. Askerde de koğuşun komedi ustasıydı.
1955'te bir film ekibi, Burhaniye'ye gelince, yönetmen ve ekip, Necdet Baba'nın insanları nasıl neşelendirdiklerini farketti.
Bunun üzerine kendisine filmde oynaması için rol teklif edildi ve Necdet Tosun da parasal sorunlardan dolayı kabul etti. Hiç hayatında ezber yapmamış birisi için rol yapmak çok zordu.
Oyunculuğu beğenilince, İstanbul'a, Beyoğlu ilçesindeki Yeşilçam Sokak'ına çağrıldı.
Gitti İstanbul'a; beş parasız, aç ve yamalı haliyle. Hatta neredeyse 1 ay, bu iş için sokakta bile yatmak mecburiyetinde kaldı.Zaman geçerken işinde daha da profesyonel oldu.Sevimli yüzü,fiziksel iriliği,kendisine daha çok kahya,aşçı,kötü ama komik mafya babası rollerini sağladı.
1960'ların başında evlendi. 1963'te ilk çocukları doğdu. İlk çocuğunun hep erkek evlat olmasını istemesi yüzünden oğlunun müjdesiyle, çok mutlu oldu. Ona Erdal ismini koydular. 1967'de ise Gürdal adlı ikinci oğlu ve son çocuğu doğdu. 1975'de bir film çekimi için Almanya'ya gitti.
İlk kez yurt dışına çıkıyordu ama meraklı ve heyecanlıydı. Orada film çekimi bittikten sonra kaldığı otele giderken, bir arabanın altında kaldı.
Hemen İstanbul'a getirdiler. Baygındı. Çocukları henüz ufaktı. Ailenin de borcu vardı. Ama ne yazıkki ilk kör talih vurdu aileye.
1975 yılında Necdet Baba'yı kaybettiler. Çocukları da yarı turnede yarı prova sahnelerinde büyüyünce, O'nun izinden gitmeye karar verdiler. Erdal, 18 yaşındayken Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nı kazandı. Diksiyonu iyiydi ve dersleri de iyiydi.
Dört senelik okulu üç senede bitirdi.
Sonra devlet tiyatrolarında idareciliğe kadar yükseldi. Küçük kardeşi Gürdal, hiç boş durur muydu? O da sınavlara girdi ve kazandı, ama okul O'nu çok kilolu buldu ve derslere kabul etmediler. "Kilo ver, öyle başla." dediler.
Gürdal, bu duruma üzüldü. Gizli gizli, kimseye haber vermeden Levent Kırca Tiyatrosu'nda gişecilik yaparken, Levent Usta kendisinin kim olduğunu farketti ve O'nu tiyatroya davet etti.
Sıkı bir diyete girdi. Bu arada Levent Kırca'nın senaryo ekibinde hem güçlü senaryo yazmayı öğrendi hem de Yılmaz Erdoğan ile tanıştı. 1990 yılında O da üniversiteyi üç senede bitirerek artık bir mezun oldu. Yılmaz Erdoğan, bir sahne açtı ve Gürdal'ı davet etti.
Gürdal, en az 5000 kez çıkacağı o sahnede, sanatını icra etmeye başladı. Çok yetenekli ve merhum babası gibi komikti.
Ağabeyi Erdal, devlet tiyatrolarındaki idarecilik işlerinden sıkıldığını beyan ederek istifa etti. Kardeşinin tavsiyesi ve önerisi üzerine, O da ekibe katıldı.
Bir Demet Tiyatro, Otogargara gibi haftalık durum komedi oyunlarında ağabey - kardeş oynadılar. 1999 yılına dek hayat, harika ve güzeldi.
1999'da Gürdal'a böbrek yetmezliği teşhisi konuldu. Lakin çok kiloluydu. Bu yüzden tedavisi ağır ve yavaş sürmekteydi
Yine bu yüzden, Yılmaz Erdoğan'ın Van'da çekeceği film teklifini geri çevirmek zorunda kaldı. Doğu'da film çekimleri devam ederken, ara sıra İstanbul'a ziyaretine gelen ağabeyi Erdal ile 2 buçuk saat başbaşa konuştular. Son sözlerde; Gürdal, "Ben ölüyorum abi!" dedi.
Erdal da, "Ben yokken ölme. Ayık kal!" diye cevap verdi ve kardeşini alnından öptü.
Son kez gördü kardeşini ve Van'a geri dönüş yaptı. Film çekimi bitti. Yolda bir telefon geldi ve Gürdal, vefat etmişti. O yıl, 30 Ağustos bir bayram değil, bir ağıt günü olmuştu Tosun Ailesi'ne.
Seneler geçti. Erdal, Gürdal'ı her gün özlemle andı. Hatta Gürdal adına, Sarıyer'de bir kuru fasülyeci bile açtı. İşletti. Kardeşinin fotoğrafını, kasanın üstünde yer alan Atatürk'ün fotoğrafının altına astı. 2016'nın başında böbrek yetmezliği teşhisi bu kez kendisine konuldu.
Doktora yanıtı ise çok ağırdı: "Kardeşim de bundan gitmişti, tam 16 yıl evvel efendim...!" Doktor ise ondan sigarayı bırakmasını emretti. Erdal, hiç zorlanmadan bıraktı bu illeti. Sık sık diyalize gitti. Gürdal ile kıyaslanırsa daha az kiloluydu ve
Gürdal'ın aksine, karaciğerinde de ek bir komplikasyon yoktu. Bir akşam üzeri setten çıktı ve şahsi arabasıyla diyalize gitti. Gidiş, o gidişti...!
Kusurun tamamen karşı tarafta olduğu bir arabanın kendi arabasının üzerine çıkmasıyla eziliverdi Erdal...
Hastaneye kaldırdıklarında çok geçti. Bu sebeple kısa ve dar bir zamanda, Türk Sineması ve Tiyatrosu'ndan bir Tosun Ailesi geçmiştir. Saygıyla anıyoruz.
Kısa veya uzun yaşayın farketmez. Önemli olan anlamlı yaşamanız ve saygıyla anılmanız.
Fotoğraflar: Necdet TOSUN (1926 - 1975),
Erdal TOSUN (1963 - 2016) ve Gürdal TOSUN (1967 - 2000)  takip edelim


Mehmet Ali Arslan, My Blog

Alanya Kalesi Türkiye Tarihi






Alanya Kalesi/Türkiye Tarihi.
 Bugün Alanya olarak bilinen şehrin kökenleri binlerce yıl öncesine dayanmaktadır.  Erken yerleşimin adı olan antik Coracesium kentine yapılan atıflar MÖ 4. yüzyıldan itibaren bulunabilir.  Alanya, antik çağların büyük bir bölümünde, mükemmel tasarlanmış körfezi ve limanı sayesinde ünlü korsanları korumuştur.  Ancak Büyük Pompeius'un Akdeniz'i korsanlardan kurtarmak için yaptığı ünlü sefer sırasında, Alanya, korsanların yenildiği önemli bir savaşın yeriydi.  İmparatorluk döneminin geri kalanında, şehir Roma ve ardından Bizans kontrolü altında kaldı, ancak bu süre zarfında bölgenin en önemli yerleşim yerlerinden biri değildi.
 1221 yılına kadar şehrin gerçekten öne çıkması değildi.  Şehrin Selçuklu Türkleri tarafından fethinden sonra Sultan I. Alaaddin Keykubat Alanya'yı kışlık evi yapmaya karar verdi ve şehir doruk noktasına ulaştı.
 MÖ 3. yüzyılda Sicilyalı haydut ve korsanlara kalkan olan ve Tersane (tersane) olarak adlandırılan liman ve liman, Selçuklu donanmasının ana deniz üssü haline getirilmiş;  savunma duvarları restore edildi ve bölgede kalan anıtların belki de en çarpıcısı olan Kızıl Kule inşa edildi.  O zamandan 18. yüzyıla kadar 1471'de Osmanlı İmparatorluğu'na katılan Alanya, başta Mısır, Suriye ve Kıbrıs olmak üzere diğer Akdeniz ülkeleriyle ticaret için önemli bir liman haline geldi.  Bugün Alanya, Akdeniz havzasının en iyi korunmuş tersanesidir.


Mehmet Ali Arslan, My Blog