11 Kasım 2024 Pazartesi

Bülent Kayabaş- 25 Ağustos 1945 tarihinde Eskişehir'de dünyaya geldi



Bülent Kayabaş- 25 Ağustos 1945 tarihinde Eskişehir'de dünyaya geldi. İki kardeşi vardır.

İlkokul, ortaokul ve liseyi bitirip, İstanbul Ticari ve İktisadi İlimler Akademisi son sınıfta okurken oyuncu olmak arzusuyla eğitimini yarıda bıraktı. Bir süre kendisi gibi tiyatro heveslisi arkadaşlarıyla amatör tiyatro oyunlarında yer aldı. 1961 yılında Eskişehir Belediye Tiyatrosu'nda profesyonel oyunculuk hayatına başladı.

Bülent Kayabaş, bir süre Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra 1967 yılında Şarkıcı Kız adlı oyun için İstanbul'a geldi ve sanat hayatını burada sürdürdü. 50 yılı aşkın tiyatro kariyerinde Üç Maymun Kabare, Ayfer Feray, Nisa Serezli, Ferhan Şensoy ve Ali Poyrazoğlu Tiyatroları ile sayısız oyunda yer aldı.

İlk sinema filmi deneyimini 1970 yılında Kara Leke oyuncu kadrosunda yer alarak yaşadı.

Bülent Kayabaş kariyerinde yüzlerce tiyatro oyununda oynadı, televizyon dizileri ve sinema filmlerinde rol aldı, seslendirmeler yaptı. Çizgi film karakteri Winnie The Pooh'u 14 yıl boyunca seslendirdi.

Günfer Feray ve Nur Sürer ile yaşadığı evliliklerden sonra hayatının son 24 senesini eşi Selma Kayabaş ile geçirdi. İkinci evliliğinden Ümit Kayabaş adında bir oğlu vardır.

BÜLENT KAYABAŞ NE ZAMAN ÖLDÜ?
Yaşamının son 8 senesinde kanser tedavisi gören Bülent Kayabaş, kalın bağırsak kanseri hastalığı sonucu gelişen çoklu organ yetmezliği nedeniyle 19 Nisan 2017 tarihinde tedavi gördüğü Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi'nde 71 yaşında vefat etti.

21 Nisan 2017 tarihinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nda düzenlenen törenin ardından naaşı Teşvikiye Camii'ne getirilerek öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından İstanbul Feriköy Mezarlığı'na defnedildi.


Mehmet Ali Arslan, My Blog

YEŞİLÇAM EMAKTARIMIZ



YEŞİLÇAM EMAKTARIMIZ

Umudumuz Şaban'ın rinkosu!

Adnan Karabacak ismini duyanların belki çoğu bu ismin kime ait olduğunu ve kim olduğunu bilmiyordur.

Fakat Adnan Karabacak, Yeşilçam'ın unutulmaz karakterlerinden biridir. Doğum tarihi 15 Nisan 1963, doğum yeri Kemaliye/Erzincan'dır. Eğitimini ortaokulda tamamlamıştır.

1979 yılında Orhan Aksoy'un yönetmenliğini yaptığı, Kadir İnanır ve Semra Türel'in başrolünde olduğu İstanbul 79 filmiyle sinemaya merhaba der.

Ancak asıl çıkışını Kemal Sunal'ın filmleriyle yakalar. Bekçiler Kralı, Umudumuz Şaban, Gerzek Şaban, Katma Değer Şaban filmlerinde çeşitli karakterlerde görürüz onu.

Bu filmlerde zaman zaman rinko, uyanık ve kurnaz; bazen serseri ruhlu, bazen de "racon kessen bitiririm" karakterini canlandırarak izleyicilerin gönlünde taht kurar.

Adnan Karabacak

Aşkı Ben mi Yarattım
Bekçiler Kralı
İstanbul 79
Umudumuz Şaban
Yusuf ile Kenan
Gerzek Şaban
Huzurum Kalmadı
Ah Güzel İstanbul
Kara Gurbet
Katma Değer Şaban
Körebe
Bir Ana Bir Oğul

50'ye yakın filmde rol almıştır.

İstanbul'un ağırlığından kurtulmak isteyen Karabacak, yeni bir hayata, yeni bir umuda yelken açmak adına sevdiği Aydın şehrine göç eder. Sinema ve televizyon defteri artık kapanmıştır onun için. Şimdilerde 61 yaşında olan kıymetli usta oyuncumuza hayırlı ömürler diliyoruz.




Mehmet Ali Arslan, My Blog

BABAM “BUNLARI ALIŞTIRMA” DEMİŞTİ



BABAM “BUNLARI ALIŞTIRMA” DEMİŞTİ!..
Ne zaman havalar soğusa rahmetli babamla yaşadığım o hatıram akla geliyor... Şimdi o insanlar da gitti o komşuluklar da kalmadı…
Soğuk karlı bir kış günüydü… Babam o yıllarda odun kömür satan bir tüccardı. Kömürcü Fahri derlerdi. Çevrede herkes bilirdi…
Ben de babamın yanında hafta sonları ve tatillerde takılırdım. Yine bir soğuk kış günüydü… Kar yağmıştı ama sabahleyin de yağmur çiseliyor ayaz insanın iliklerine işliyordu…
Bir kadın geldi kapıdan… Sıcak yazıhaneden içeri de girmeye çekiniyordu. Kırklı yaşlarda bir teyzeydi… Kararsızlığı üzerine ben seslendim:
-Buyur abla, ne istediniz.
Abla konuşmaya çekiniyor gibiydi. Belli ki hâli vakti yerinde değildi. Hiç üstelemeden sordum:
- Odun kömür mü lazım?
- Yalnız param yok. Kocam işsiz. Çocuklarım çok üşüdü de, bilmem bir torba kömür verebilir misiniz?
O ablanın ezik hâli yaktı kavurdu beni. Yerimden fırladım:
- Ne demek abla, ne zaman istersen gel. Kömür al. Bir çuval da odun vereyim.
- Allah sizden razı olsun...
Kadıncağız dualar ederek, gözlerinde süzülen sevinç yaşlarını silerek odun ve kömür torbasını alıp giderken ardından seslendim:
-Abla samimi söylüyorum, ne zaman ihtiyaç olursa gel çekinme… Komşuyuz biz…
Abla ihtiyacını alıp gitti. Akşama doğru babam geldiğinde kendisine ne kadar satış yaptığımızı bildirirken bu durumu da anlattım.
- Bir torba kömür ile bir çuval odun verdim, dedim.
- Parası, dedi babam.
- Ya kadın kocası çalışmıyormuş. İşsizmiş. Çocukları evde üşümüş.
- Oğlum ben ne yapayım? Her param yok diyene kömür verirsek kapatıp gideriz bu dükkânı. Yanlış yapmışsın!
- Ya baba bir torba kömürden ne çıkacak? Sevap ya…
- Ah oğlum sen bunları bilmezsin. Alıştırdığın zaman başını alamazsın...
Babamın öyle demesi çok şaşırttı beni. Gerçekten dediği doğru muydu? Doğru olamazdı. Çünkü alıştırırsan demek yanlıştı. O zaten mağdur olduğu için geliyordu. Sen izin verdiğin için de sürekli gelecekti. O zaman alıştırmış mı oluyordun?
Babama bir şey demedim ama o gece bayağı canım sıkıldı. Babam ki ibadetini de yapan bir kimseydi, dürüst bir adamdı. Ama ticaret mantığı ile olaylara bakıyordu...
Ertesi sabah kalktım muhtara gittim. "Mahallemizde kocası işsiz üç çocuklu bir hanım var. Adresini biliyor musun?" dedim. 
Kömür yardımı yaptığım kadıncağızla ilgili hatıramı anlatmaya bugün de devam ediyorum...
Muhtarla birlikte kadıncağızın evine gittik… Evde doğru dürüst hiçbir şey yoktu… Dışarı çıktığımda muhtara dedim ki:
-Abi siz burayı bildiğiniz hâlde niçin devletin yetkili kurumlarına gitmiyorsunuz. Bu aileyi devlete haber vermezsen kim haber verecek? Sen bu konuda önayak ol. Kaymakamlığa mı gidiyorsun belediye ye mi bilemiyorum. Bu çocuklar ne yiyip içecek? Nasıl okuyacak?
Muhtar önce “keşke ama ne yapabiliriz ki?” filan dedi. Sonra bendeki gayreti görünce “tamam ben de üzerime düşeni yapacağım” dedi.
Dükkâna geldim. Babama dedim ki:
“Baba sen normal bakıyorsun bu işlere ama bu işler senin bildiğin gibi değil… 'Allah rızası' diye bir şey var. Ve bu 'razı'ya talibiz hepimiz. Kadın iki sokak ötede komşumuz sayılır. Biz evde öyle rahat yaşarken o, çaresiz anneye ve çocuklarına nasıl yardım etmeyiz? Bu insanlık mı baba? Hiç kusura bakmayacaksın. Kocasını çağırıp iş bulma konusunda da yardımcı olalım. Ama önce o evi ev gibi donatmak lazım. O aileye yardımcı olmak lazım..."
Buna benzer sözler söyledim… Babamın yüreği yufkadır. “Tamam, ben bir bakayım” deyip çıkıp gitti… Ertesi gün de bir adres verdi;
“Seni bekliyorlar. Birlikte gidersiniz” dedi.
Vardım ki bir toptancı gıda şirketi… Güzel bir erzak ayarlamışlar. Mercimektir, peynirdir, salçadır, deterjandır aklınıza ne gelirse… O zamanın parasıyla şirket sahibi Ahmet Amca bir yıllık kira bedelini de üstlenmiş. Nasıl sevindim. Erzakı aldık gittik… Bir sonraki gün de babam bir mobilyacı dostuna söylemiş. Mobilyacılar da evi kendi aralarında anlaşmışlar. Kimi sandalye vermiş kimi çekyat derken evi donattı adamlar. Hatırı sayılır bir esnaftı babam. Onun sözü öteki esnaflar için de geçerli olmuştu...
Bir imece oldu… İki hafta içinde ablanın kocasına da bir iş ayarlandı… Çok şükür bir aile böyle kurtulmuştu… Aradan yıllar geçti… O ailenin çocukları okudu meslek sahibi oldular… Babaları rahmetli oldu ama anneleri emekli maaşıyla geçiniyor. Çocukları da annelerini yalnız bırakmıyorlar...
Diyeceğim o ki, hani "ahilik" dedikleri gelenek babam ve babamın esnaf arkadaşları ile birlikte vücut bulmuştu… Şimdi ne öyle komşular kaldı ne öyle komşuluklar...✍️
Alıntı


Mehmet Ali Arslan, My Blog

Roma Lejyonlarının Üstün Yürüyüş Disiplini




Tarihsel kayıtlara dayanarak, özellikle MS 4. yüzyılın sonlarında yaşamış bir Romalı askeri yazar olan Vegetius'un eserlerinde, Roma askerlerinin eğitimlerinin bir parçası olarak belirli bir mesafeyi belirlenmiş bir sürede kat etmeleri gerektiği bildirilmektedir. Standart bir yürüyüş, lejyonerlerin dakikada yaklaşık 109 adım yürümelerini gerektirirken, hızlı bir yürüyüş dakikada yaklaşık 120 adım gerektiriyordu.Vegetius, yaz aylarında askerlerin yaklaşık 5 saat içinde 20 Roma mili (yaklaşık 30 kilometre) kat etmeleri için eğitildiklerini belirtmiştir. Bu mesafe, lejyonların günlük yürüyüş mesafesi olarak kabul ediliyordu. Önemli bir nokta ise şu ki, Roma ordusunun bir yürüyüşte, on binlerce asker,
hayvan ve arabalarla taşınan yüklerle adeta hareket eden bir şehir gibi olmasıydı. Tüm yürüyüş kolu geniş bir alana yayılabilir, bazen 20 kilometreye kadar uzayabilirdi, özellikle de birden fazla lejyonun bir seferde yer aldığı durumlarda.Bu kadar büyük bir grubu verimli bir şekilde hareket ettirme, kamp kurma ve aynı zamanda düzen ve disiplini koruma konusundaki bu lojistik başarı, Roma ordusunun etkinliğine önemli katkı sağlamıştır

Mehmet Ali Arslan, My Blog

İnkaya Tarihi Çınar Ağacı Bursa




İnkaya Tarihi Çınar Ağacı
Bursa
Ulu Çınar; 13 ana kola sahip; Çapı 3 metre, yüksekliği 37 metre ve    615 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Hiçbir tarafının çürümemiş olması yönüyle ön plana çıkıyor. Bunun en büyük sebebi ise Uludağ’ın yamaçlarında olması ve kaynak sularla asırlardır besleniyor olması. Uzmanlara göre bir çınar uygun ortamını bulursa bin yıl civarı yaşayabiliyor.


Mehmet Ali Arslan, My Blog

10 Kasım 2024 Pazar

Bir alıntı blog yazısı _ Bunu Biliyormusunuz?




Bunu Biliyormusun.? 

"Kaç paralık adam ki" 

Sanki adamlığın ölçü birimi paraymış gibi.
Parası olana beyefendi denir.
Parası olmayan adam bile değildir.
Yaşlılar daha iyi bilir.
Eskiden öğrenciler de parayla değerlendirildi.
"40 paralık adamlar" denilirdi.
Eylem yapan, hakkını arayan öğrencinin genel adıydı bu.
"40 paralık adamlar"
Peki, neden 10, 20, 30 değil de, 40 paralık adamdı öğrenciler?. 

Tarih; Teşrinisani 1924'tü.
Yani 1924 yılının Kasım ayı.
Bundan tam 100 yıl önce.
İstanbul'da tramvay şehir ulaşımı Konstantinopol isimli bir Belçika şirketine aitti. 

Cumhuriyet kurulduktan sonra yabancı şirketlerle masaya oturulmuş ve sözleşmeye bazı şartlar konmuştu. 

Bu şartlardan birine göre öğrenciler kimliklerini göstermek şartıyla yarı fiyatına tramvaya binecekti.
Belçika şirketi Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm şartlarını kabul etti.. 

Tramvayda tam bilet 80 para, öğrenci 40 paraydı.
Ancak Osmanlı döneminde her istediği yapılan Belçika şirketi sorun çıkarıyordu.
Öğrencilerden de tam bilet parası, yani 80 para istiyordu. 

15 Kasım 1924'te Tıp Fakültesi öğrencileri örgütlendi.
İstanbul'un tüm duraklarında tramvaya binecekler ve 40 para ödeyeceklerdi. 

Harbiye durağından binen bir grup öğrenci 40 para verince biletçi kabul etmedi ve tramvayda olaylar çıktı.
Kavganın büyümesi üzerine vatman tramvayı durdurdu.
Olay yerine yetişen şirket işçileri ile öğrenciler arasında arbade yaşandı.
Yoldan geçen bazı vatandaşlar da hakkını arayan öğrencilere tepki gösteriyordu. 

"Ne olacak, bunlar 40 paralık adamlar"
Bir anda iki el silah sesi duyuldu ve iki öğrenci vurularak yaralandı.
Silahı ateşleyen polis Harbiye karakolunua sığınarak linçten zor kurtuldu. 

Ertesi gün İstanbul'daki tüm üniversite öğrencileri ayaklanmıştı.
Belçika şirketinin Beyoğlu'ndaki Metrohan'da bulunan merkezini basıp herşeyi talan ettiler.
Şirket yetkilileri canlarını zor kurtarıp Sirkeci'de bulunan Sansaryanhan'daki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne sığındı.
Polisin ve şirket yetkililerinin tüm girişimlerine ve sözlerine rağmen olaylar 3-4 gün yatışmadı. 

Sonunda 21 Kasım 1924'te, yani 100 yıl önce bugün Konstantinopol şirketi pes etti.
Artık öğrenciler her yerde tramvaya 40 paraya binecekti.
Bu, Cumhuriyetin ilk toplu öğrenci eylemiydi ve başarıyla sonuçlanmıştı.
İki öğrenciyi yaralayan polis memuru Hüseyin Efendi ise, "Silahım kendiliğinden ateş aldı" deyince, hapisten kurtuldu ama meslekten el çektirildi.
Bugün öğrenciler toplu ulaşım araçlarına yarım biletle biniyorsa, bu 1924 yılındaki o "40 Paralık adamlar"ın sayesindedir..
Eskilerin öğrencilere "40 paralık adamlar" demesinin nedeni de budur....
Lafın kısası ağlamayana meme yok..

Alıntıdır.



Mehmet Ali Arslan, My Blog

PARAM YETMİYOR DİYENLERE




PARAM YETMİYOR DİYENLERE
Eskiden insanlar unu çuvalla şekeri çuvalla, yağı teneke ile, peyniri de tulum tulum alıyormuş.Şimdi ise peyniri kilo ile, yağı bir kaç litre, şekeri de bir kaç kilo zor alıyormuş.Doğru. Eskiden böyleydi...Çünkü eskiden insanların kafası çalışıyordu.
-Eskiden insanlar, yağ, peynir, un, şeker gibi temel gıda maddelerine öncelik verirdi.
Adı üstünde temel gıda maddeleri.
En çok önem verilmesi gereken şeyler bunlardı.
-Eskiden insanlar, 3 kilo şeker parasına, gidip 1 bardak kahve içmezlerdi.
1 kg et parasına, oturup bir hamburger menü yemezlerdi.
Öğrenciler, evde 3 günlük makarna yiyip, dışarda cafelerde, nargileye, wayt çaklıt mokkaya 30 lira vermezlerdi. Sırf bir kaç fotoğraf çekip sosyal medyada ben sınıf atladım hissi veren, ucube fotoğraflar paylaşmazlardı. Evlerde Led ekran internet bağlantılı televizyonlar yoktu. İnternet de yoktu. Eskiden insanlar, ihtiyacı kadar elbise, ayakkabı alırdı. Sırf marka diye, sırf birilerine hava atacağım diye, tonla para harcamazlardı.Eskiden insanlar, 15 bin liralık telefonu ilk alanlardan olmak için, gece yarısından mağaza kuyruğuna girmez, mağaza açılır açılmaz da, yem zamanı gelmiş sığır gibi içeri dalmazlardı.Eskiden insanlar, çocuklarına en fazla bir kaç adet oyuncak alırlardı. Oyuncaklarla dolu odalar olmazdı. Eskiden insanlar, yemeklerini dışarda yemezdi. Dışarda kahvaltı filan hiç yoktu. Kimse 1 aylık kahvaltılık parasına, gidip dışarda kahvaltı yapmazdı.Dışardan eve yemek söylemek ayıptı. Eşek kadar kızlar, eve pizza söylemez, eşek kadar erkekler, akşama kadar odalarına kapanıp bilgisayar oyunu oynamazdı. Yetişkinlik çağına gelmiş her kız ve erkek, kendi evini çevirecek şekilde davranırdı. -Erkekler dışarda çalışır para kazanır, kızlar ev işi yapardı. Sırf aileden uzak, rahat takılmak, uyduruk üniversitelerde okumak için şehir dışına çıkılmazdı. Okuyorum diyerek, annenin babanın iliği kemiği kurutulmazdı.En azından insanlar, 1000 liraya kablosuz kulaklık almaktansa, 3 çuval şeker alayım diye düşünecek kadar akıllıydı.
-Eskimeyen çöpe attığı pahalı marka ayakkabıları giymeye devam edip, ona vereceği 300 lirayı, yağa, peynire verirdi.


Mehmet Ali Arslan, internete ilk alemde Tek - Yazıyorum Çünkü Herkes okuyor

Çok özledik Atatürk





Mehmet Ali Arslan, internete ilk alemde Tek - Yazıyorum Çünkü Herkes okuyor

9 Kasım 2024 Cumartesi

Erol Taş




Yılmaz Güney’le birlikte oynadıkları “İnce Cumali” filminin Ağa’sı, kötü adam rolleriyle nam salmış Erol Taş, filmin galası için diğer oyuncularla birlikte Adana’ya gider. Filmi izlerler.
Film bittikten sonra oyuncular sahneye çıkıp konuşma yapıyorlardır.
Sıra Erol Taş’a gelmiştir. Birden ortalık karışır, yer yerinden oynar.
Seyirciler sahnedeki Erol Taş’a şişe, taş, sopa fırlatıp ‘yuh’luyorlardır. Öylesine başarılı oynamıştır ki Ağa suretindeki kötü adam rolünü, atılan taşlar onun ödülü olur.
O unutulmaz konuşmasını şişe ve taş yağmuru dindiğinde yapar Erol Taş. Seyircilere “Atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” diyerek meşhur kahkahasını atar ve ışıl ışıl gözlerle seyircisini selamlar. Bu konuşma üzerine, az önce yuhlayan seyirci bu kez ayakta alkışlar onu. Bu filmdeki başarılı oyunuyla 5. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü alır.

Alıntı
Etol taşı ölüm  yil dönümünde  sevgiyle  anıyoruz...


Mehmet Ali Arslan, internete ilk alemde Tek - Yazıyorum Çünkü Herkes okuyor

8 Kasım 2024 Cuma

Basın Platformu Dergisi Medya Dünyasına Merhaba Dedi


Medya sektörünün önemli bir eksiğini giderecek olan Basın Platformu Dergisi, ilk sayısıyla yayın hayatına başladı. Dergi, sektördeki son gelişmeleri, analizleri ve röportajları okuyucularıyla buluşturacak. İki ayda bir çıkacak olan dergi, medya çalışanları ve sektörü takip edenler için önemli bir kaynak olacak.

Basın Platformu Dergisi "İlk sayısında sektördeki en son haberlerin yanı sıra, medya stratejileri, dijitalleşme ve yeni medya platformlarının etkisi gibi konulara geniş bir yer veren dergi, okuyucularına değerli içerikler sunmayı amaçlıyor. Dergi, ayrıca sektördeki önemli röportajlara ve güncel analizlere de yer verecek."

Mehmet Ali Arslan, internete ilk alemde Tek - Yazıyorum Çünkü Herkes okuyor