27 Ocak 2025 Pazartesi

SANMA Kİ SEN GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN



SANMA Kİ SEN
GELDİĞİN GİBİ GİDECEKSİN...

Bir yelkenli düşünün.
Denizin en derin yerinde, bir adam var yelkenlinin içinde.
Adam keşfe her daim açık, Ege’ye aşık. 
Fırtınaya kapılıyor çok kez, “alabora olacak”, “battı batacak” diyorsun “bana mısın” demiyor.
Bir türlü kıyıya yanaşmıyor.
Denizi öylesine seviyor ki, ondan ayrılamıyor.
“Merhaba” diyor herkese, “Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba.”
Selin Tekin böyle anlatıyor onu.
Gerçekten "merhaba" demeyi çok severdi.
Girdiği her insan topluluğuna, ağaçlara, çiceklere,  havyanlara, doğaya gördüğü herşeye "merhaba" derdi. 

"Merhaba, rahat edin. 
Benden size kötülük gelmez’ demektir. 
Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. 
‘Günaydın’ mı diyeceğiz, ‘İyi akşamlar’ mı diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? 
Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yoktur.
 Bunların yerine söyleriz merhabayı, olur biter. 
Bir şey daha var. 
Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. 
Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde...”
Yelken denizi çağrıştırıyordu.
Ve o denize aşıktı.
Ondan Halikarnas Balıkçısı koydu kendi ismine. 

1945 yılıydı.
Yazar, sanat tarihcisi ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu'na bir mektup geldi.
Bodrum'dan gönderilmişti.
Gönderen Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir'di.
Şöyle diyordu mektupta.
"Bir kaç arkadaşını topla güneye gelin, güzelliğin ne olduğunu anlayın..."
Toplandılar.
Sabahattin Eyüboğlu, 
Bedri Rahmi, 
Erol Güney, 
Sabahattin Ali, 
Samim Kocagöz,
 Fuat Erol Keskinoğlu ve Necati Cumalı İzmir'de Cevat Şakir ile buluştular...
Yanlarına peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak ahtapot avcısı Paluko'nun teknesine bindiler.
Güneye indiler... 

Yolculuğun kuralları vardı.
Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacaktı.
Dünya ile ilişkilerini keseceklerdi.
Öyle de oldu.
Mavi cennette kayboldular.
Sonra bu geziler her yıl tekrarlandı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, ilk gezide başlayarak farklı yıllara ait on iki defter hazırladı.
Defterlerin adı "Mavi Yolculuk"tu.
O gün bugün Ege ve Akdeniz’de tekne ile çıkılan ve günlerce denizde kalınan gezilerin adına ‘mavi yolculuk’ deniliyor.
Bu yolculuklar bugün turizme milyarlar kazandırıyor.
Tek farkı var.
O günlerde cebi boş aklı dolular çıkardı bu turlara, şimdi cebi dolu aklı boşlar.
Mavi yolculukların fikir babası Cevat Şakir'di. 

Sadece denize değil.
Doğaya da aşıktı.
Yine yıllar öncesiydi.
Cevat Şakir, Prosper Merime'nin Karmen'ini Türkçe'ye çevirirken İspanyol kızın tütün fabrikasına saçlarına mimoza demetleri takarak girdiğini okuyunca düşündü.
"Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar..!" 
Gerçekten ne güzel olurdu?
Mimozalar Bodrum'u sarıya boyardı.
Ama Türkiye'de mimoza yoktu. 

Cevat Şakir hemen harekete geçti.
Paris'ten tohum getirtti.
Her tarafa ekti.
Bir süre sonra Bodrum'da her yerde mimozalar yetişti.
Yıllar sonra bir gün sokaktan geçen düğün alayında Bodrumlu esmer kızların saçlarına mimozalar taktıklarını görünce haykırdı.
"Mimozayı onlar için yetiştirmiştim..." 
Bugün Bodrum denilince akla mimoza, mimoza denilince akla Bodrum gelir. 

Sadece mimoza değil elbette.
Palmiye, Greyfurt, begonvil, narenciye
50’ye yakın çicek, meyve, agaç...
Hepsi onun eseriydi.
Ve okaliptüs...

Yıl 1938'di.
O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu.
Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı.
Yörede nam salmıştı.
Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı.
Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler.
Ancak, bölge bataklıktı.
Tüm ova sivrisinek yuvasıydı.
Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.
İnsanlar ölüyordu.
Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.
Son çocuğu erkek doğdu. 
Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi.
O bataklık kurutulacaktı.
Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı.
İnsanlar yaşayacaktı.
Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi.
Muhtar ve köylüler valiye çıktılar.
Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar.
Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi.
Bilim insanlarına danıştı.
Sonunda çare bulundu.
Bataklığı besleyen sularını kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı.
Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu.
O girdi devreye.
Avusturya'dan yüzlerce okaliptüs fidanı getirildi.
Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu.
Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi.
Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu.
Sivrisineklerin ve hastalıkların da kökü kazındı. 
Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu. 

Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır.
Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir.
Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler.
İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer.
Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir.
İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar.
Şimdi birer dev oldular.
Bazılarının boyu 20 metreyi geçti..
O muhtar Gökova köyü muhtarı Mehmet Gökovalı.
O dönemin valisi Recai Güreli.
O fidanların Avusturya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar da  Cevat Şakir'di.
Muhtarın oğlu da, Halikarnas Balıkçısı'nın manevi evladı Prof. Dr. Şadan Gökovalı'ydı...

Arkeolojiye de meraklıydı.
Mitolojiye de.
Mitolojiyi şiire döken insandı.
Çağdaş Homeros'tu.
Yaşam ustasıydı.
Gazeteciydi.
Yazardı.
Şair, rehber, araştırmacıydı.
Anadoluculuk akımının hümanist kolunun baş temsilcisi ve fikir babasıydı.
Ona göre kültürümüzün kökenlerini Orta Asya’da aramak yanlıştı. 
Batı kültürünü benimsemek de doğru değildi. 
Çünkü Türk kültürü Anadolu’da yaşamış toplumların yarattığı kültür birikiminin süzülmüş bir senteziydi. 
Anadolu, hem Yunan kültürünün hem Batı kültürünün kaynağıydı. 

O yüzden de Cevat Şakir Kabaağaçlı Anadolu'nun sesiydi.
1973 yılının 13 Ekim'inde, İzmir'de dilinden düşürmediği o sözcüğü taşıyan Merhaba Apartmanı'nda 87 yaşında aramızdan ayrıldı...
Manevi evladı Şadan Gökovalı'ya verdiği vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.
Geriye sadece onlarca eser değil, o mimozaları, begonvilleri, çicek bahçelerini de bıraktı.

Anısına saygıyla...


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Yapay Zeka Yarışı'nda Yeni Bir Oyuncu: ABD'nin Egemenliği Tehlikede mi?




Çin'in Yapay Zeka Atılımı, ABD Teknoloji Devlerini Sarsıyor

Çinli yapay zeka girişimi DeepSeek'in sunduğu yeni ve uygun maliyetli yapay zeka modeli, küresel teknoloji piyasalarında şok etkisi yarattı. Bu gelişme, özellikle ABD'li teknoloji devlerinin hisse senetlerinde ciddi düşüşlere neden oldu ve Amerika'nın teknoloji alanındaki egemenliği konusunda soru işaretleri doğurdu.

DeepSeek'in açık kaynaklı ve ChatGPT benzeri yapay zeka modeli, Google ve Meta gibi devlerin geliştirdiği modellerin sunduğu performansı daha düşük bir maliyetle sunarak sektörü derinden etkiledi. Bu durum, yapay zeka alanındaki rekabetin daha da kızışacağının bir göstergesi olarak yorumlandı.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Anton Çehov"un ÖDLEK adlı kitabından




Anton Çehov"un  ÖDLEK adlı kitabından...

Ö D L EK...   
Birkaç gün önce, evde çocuklarıma ders veren öğretmen hanımı çalışma odama çağırmıştım...
“Otur, Julia Vassilyevna” dedim. “Aramızdaki hesabı kapatalım. Her ne kadar şu anda paraya ihtiyacın varsa da, resmi bir merasimde bekler gibi bekleyeceğini ve bir türlü kendiliğinden gelip alacağını istemeyeceğini biliyorum. Neyse, gelelim hesabımıza: Ayda otuz rubleye anlaşmıştık…”
“Kırk.”
“Hayır, otuz. Not etmiştim, çok iyi aklımda. Hem ben öğretmenlere her zaman ayda otuz ruble öderim. Bu duruma göre; buraya geleli iki ay oluyor, dolayısıyla…”
“İki ay beş gün.”
“Tam tamamına iki ay. İşe başladığın günü özellikle not etmiştim. Bu demektir ki, altmış ruble kazanmışsın. Ancak sen bu iki aydan Pazar günlerini çık… biliyorsun ki, pazarları Kolya’ya bir şey öğretmedin, sadece beraber yürüyüşlere çıktınız. Ve üç tatil günü…”
Julia Vassiyevna kızgınlıktan kıpkırmızı kesildi ve öfkeden iki eliyle sıkı sıkı entarisinin eteklerine yapıştı. Fakat hepsi bu kadar…tek bir çıt dahi çıkarmadı.
“Dokuz Pazar, üç tatil günü, yani on iki rubleyi çık! Dört gün Kolya hastaydı, dolayısıyla ders falan vermedin, zaten o sıralarda Vanya ile uğraşıyordun. Üç gün de bir diş ağrısı yüzünden çalışmamıştın ve karım sana öğleden sonraları dinlenmen için izin vermişti. On iki, yedi daha… eder on dokuz. Altmıştan çıkar, geriye ne kalır?.. hımm… Kırk bir ruble. Tamam mı?”
Julia Vassilyevna’nın sol gözü kızarmış, yaşla dolmağa başlamıştı bile. Çenesi hafifçe titriyordu… Sinirli sinirli öksürdü, hızla burnunu sildi. Ancak hepsi bu kadar…tek bir çıt yok.
“Yılbaşına yakın bir gün, bir çay bardağı ve bir de tabak kırmıştın. Bunlar için de iki ruble çıkar. Çay bardağı dededen kalma antika olduğu için aslında iki rubleden çok daha fazla ederdi, ama neyse…boş ver. İşin sonunda ben ne zaman zararlı çıkmadım ki! İhmalin yüzünden Kolya bir gün ağaca tırmanmış ve ceketini yırtmıştı. Onun için de on ruble say. Yine senin dikkatsizliğinin yüzünden hizmetçi kız Vanya’nın ayakkabılarını çalmıştı! Evde tüm olup bitenleri dikkatle izlemen gerekir. Sana bunun için para veriyoruz. Dolayısıyla beş ruble daha çık. Ocak ayının sonunda sana on ruble vermiştim…”
“Hayır, böyle bir şey yapmadınız!” diye Julia Vassilyevna zorlukla yutkunarak cevap verdi.
“Not etmiştim.Yanlış olmama imkân yok!”
“Şey… Peki, öyleyse.”
Kırkbirden yirmi yediyi çıkar…
 kalır sana on dört.”
Kızcağızın şimdi iki gözü birden yaşla dolmuştu. Küçücük şirin burnunun altında da ter damlacıkları belirmeye başlamıştı. Zavallı kız!”
“Şimdiye kadar bana bir kere para verildi” diye titreyen sesiyle konuştu. “Ve o da sizin karınız tarafından. Hepsi üç ruble, fazla değil.”
“Sahi mi? Görüyor musun, ben onu not etmemişim! On dörtten üç daha çıkar…
kalır on bir. Al azizim, işte paran: Üç, beş, dokuz, on, on bir. Tamam mı?”
On bir rublesini de avucuna koydum... Uzandı, aldı ve titreyen parmaklarıyla cebine sokuşturdu...
“Mersi” diye boğuk bir sesle fısıldadı...
Birden yerimden fırladım ve başladım odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye. Sinirlerim son derece bozulmuş, kan tepeme fırlamıştı. Kızgın kızgın;
“Ne için bu…
 ‘Mersi’” diye sordum...
“Verdiğiniz para için.”
“Hakkını yediğimi sen de bal gibi biliyorsun Aman Tanrım! Ne biçim insansın sen, görmüyor musun ki, seni göz göre soydum! Daha ötesi ver mı bunun, paranı çaldım! Ve sen hâlâ ‘Mersi’ diyorsun!”
“Bundan önce çalıştığım yerlerde hiç vermemişlerdi.”
“Hiç mi vermemişlerdi? Şaşırmaya da gerek yok ya! Bana gelince, sana ufak bir şaka yaptım. Sırf ders olsun, öğrenesin diye bu insafsızca yolu seçtim… Merak etme, seksen rublenin tamamını da sana vereceğim! Al işte, hepsi şu zarfın içinde seni bekliyor…
Ancak bir insanın bu kadar pısırık olabileceğine de hâlâ inanamıyorum! Neden haksızlığa baş kaldırmıyorsun? Dünyada bu denli yüreksiz, tabansız olmak mümkün mü... Bu kadar ödlek olmak?”
Acı bir gülümseme dudaklarının kenarında kıvrıldı. Yüzündeki ifade, “Mümkün”, diyordu.
Kendisine zalim bir yoldan ufak bir ders verdiğim için özür diledim. O hâlâ şaşkın şaşkın bakınırken eline seksen rubleyi sıkıştırdım. O yine her zamanki ‘Mersi” siyle mırıldanır gibi üst üstü defalarca teşekkür etti ve odadan çıktı... Arkasından bakarken kendi kendime düşünüyordum:
“Şu dünyada zayıfları ezmek ne kadar kolay!”

Anton ÇEHOV 

Ressam  : Paola Luther

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İstanbul Eminönü Karaköy Galata Köprüsü


İstanbul Eminönü Karaköy Galata Köprüsü

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

304 NUMARALI ODA



304 NUMARALI ODA

Bir zamanlar, şimdilerde yıkılmış bir sağlık tesisi olan St.Vincent Hastanesi'nin boş zeminine kar sürekli olarak yağmış ve her yeri kaplamıştı. O sıralar, hastanede uzun süreli yatan hastalar için ayrılan odalardan sadece bir tanesinde hasta vardı:

304 numaralı oda;
40'lı yaşlarının sonlarında, onu yıllarca yatalak bırakan kronik bir hastalıkla savaşan bir adam olan Peter'ı barındırıyordu. İzolasyon ona artık çok ağır geliyordu. Çünkü ziyaretçiler çok nadirdi ve hastane çalışanları, sadece hayati organlarını kontrol etmek veya yemeklerini teslim etmek için yanına uğruyorlardı.

Dondurucu derecede soğuk bir akşam, Peter buzlu pencereden dışarı bakarken, sıradışı bir şey fark etti. Pervazda küçük, pasaklı bir kedi oturmuş, kehribar renkli gözleri ile merakla içeri doğru bakıyordu. Hastanenin tenha konumu ve evcil hayvanlara karşı olan katı kuralları göz önüne alındığında bu, oldukça garip bir manzaraydı.

Peter cama nazikçe vurdu. "Orada ne yapıyorsun, küçüğüm? Donacaksın... "

Kedi yumuşak bir şekilde miyavladı, nefesi soğuk cama karşı minik bulutlar oluşturdu. Kedinin bakışlarındaki bir şey, garip bir şekilde Peter'ın yüreğine işlemişti... Sanki kedi O'nun yalnızlığını anlamış gibiydi.

Ertesi sabah Peter, kediyi hala orada bulduğunda şaşırdı. Kedi, kendisini sert rüzgardan korumak için bir top gibi, sıkıca kıvrılmış bir haldeydi.  Hemşireyi çağırdı,
ama o geldiğinde kedi ortadan kaybolmuştu...

Sonraki günlerde kedi düzenli olarak, hep aynı saatlerde Peter'in penceresinde görünmeye başladı. Vahşi ve evcilleşmemiş görünüşüne rağmen bu hayvanda onu rahatlatan, sakin ve dingin bir şeyler vardı. Peter onun adını "Whiskers" koymaya karar verdi. "

Bir gün, Whiskers ortaya çıktığında, Peter gücünü topladı ve pencereyi hafifçe açtı.
Buzlu havanın içine girmesine izin verdi. Sandviçinden küçük bir parça attı. Kedi onu yemeden önce dikkatli bir şekilde kokladı, sonra Peter'a minnet duygusu ile baktı.

Her gün tekrarlamaya başlayan bu rutin, Peter için adeta bir cankurtaran halatı haline geldi. Her gün, Whiskers'ın ziyaretlerini dört gözle bekliyordu, sessiz arkadaşlıklarında teselli buluyordu. Hemşireler ondaki değişimi fark ettiler.
Peter adeta, tekrar yaşama bağlanmıştı... Gözlerinde, daha önce hiç görmedikleri bir parıltı ve yaşama sevinci vardı artık.

Bir gün çok fırtınalı bir gecenin ardından, Whiskers ilk defa gelmedi... Peter'ın kalbi sızladı. Uyanık halde uzanmış, boş pencereye doğru bakıyor ve zihni endişeyle dolu bir halde düşünüyordu. Ya kediye bir şey olduysa?

Sabah olduğunda Peter kararlıydı. Tüm gücünü toplayarak hemşireyi çağırdı ve soğuğa rağmen onu avluya çıkarması için ikna etti. Hastane arazisini aradılar, seslenip Whiskers'ı çağırdılar.

Onu, eski bakım kulübesinin yanında buldular... Whiskers sırılsıklam bir haldeydi. Titriyor ve zar zor nefes alıyordu. Peter tereddüt etmeden kediyi battaniyesine sardı ve hemşireye Whiskers'ı içeri getirmesi için yalvardı.

Odasına geri döndü. Peter kalan azıcık gücünü kediye bakmak için kullandı. Yemeğini onunla paylaştı, vücudunu havlularla ısıttı ve ona cesaretlendirici sözler fısıldadı. Sonraki birkaç gün içinde, Whiskers yavaş yavaş iyileşirken, Peter derin bir şeyin farkına vardı:
Kediyi kurtarmak; onun içinde 'bir amacı' canlandırmıştı.

Hastane yönetimi sonunda Whiskers'ı keşfetti ancak Peter'ın dönüşümünden etkilendiler.
Bu sebeple kedinin kalmasına izin vererek bir istisna yaptılar. Whiskers, direnç ve arkadaşlık sembolü olarak '304 numaralı oda' nın daimi sakini oldu.

Peter'in hastalığı, tam olarak tedavisi olmayan, kronik bir sağlık sorunuydu ama haftalar aylara dönüştükçe, Peter'ın durumu inanılmaz bir şekilde iyileşti. Fakat bu durum, yapılan herhangi bir tıbbi buluş sayesinde olmamış;
O'na, en karanlık zamanlarda bile; sevginin 'hayatı yaşamaya değer kılan, en güzel şey  olduğunu' hatırlatan bir sokak kedisi ile kurduğu bağ sayesinde olmuştu...

Aslında Whiskers da, tıpkı Peter'ın onu kurtardığı gibi, Peter'ı kurtarmıştı...

O günden sonra, hiçbir zaman ayrılmadılar.

Çünkü onlar, birbirlerini; sıradışı bir yerde
ve hiç beklenmedik bir zamanda bulmuş
-ve artık-
'iki kişilik' bir aile olmuşlardı. 🙏🙏💖💖                                     Alıntı


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

26 Ocak 2025 Pazar

Sarıyer Reşitpaşa spor



Semtimizin takımı Reşitpaşa Spor Kulübü 1.Amatör Kümede Şampiyon olarak önümüzdeki sezon Süper Amatör ligde mücadele edecektir.Başta  Kulüp başkan Faruk Şakar ,Tüm yönetim kurulu teknik ekip ve futbolcularını tebrik eder önümüzde sezon başarılar dilerim.
Mehmet Ali Arslan
#Reşitpaşa
#Reşitpaşaspor



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Kandil mesajları




Kandiliniz mübarek olsun



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

24 Ocak 2025 Cuma

UEFA Avrupa Ligi puan durumu



UEFA Avrupa Ligi puan durumu. 

🇹🇷 9) Galatasaray
🇹🇷 23) Fenerbahçe
🇹🇷 24) Beşiktaş

Son hafta:
Ajax - Galatasaray
Midtylland - Fenerbahçe
Twente - Beşiktaş


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları

 Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları

Yeni restoran açan birisinin acı ve gerçek itirafları :

"Yeni restoranın açılması müşterilerden çok toptancıların ilgisini çekmişti. İlk gelen sezonluk su stoğumu bana satmaya çalışan bayi oldu. Toptan alırsam, büyük su 3 liraya, küçük su 50 kuruşa geliyordu…

Onun ardından toptan gıdacı, meşrubatçı ve biracılar da geldi tabii.

Buraya kadar her şey normaldi…

Ancak arkası kapalı, üzerinde hiç yazı bulunmayan kamyonet geldiğinde ilk şokumu yaşadım.

Adam kaşar peyniri satıyordu. Kilosu 50 liradan… Ben, “Nasıl böyle ucuz satıyorsun?” deyince de adam açık açık söylemekten çekinmedi, “Abi bu dandik kaşar ama kimse ayırt edemez. Bak al bi parça…”

Nutkum tutulmuştu.

“Zararlı değil abi, patates püresine yağ ve kaşar aroması koyuyorlar…” demez mi?

O şokla adamı nasıl gönderdiğimi hatırlamıyorum.
Ertesi gün daha beterdi…

Kıymacı, köfteciydi gelen… Kilosu 60 liradan kıyma satıyordu…

Sinirlerime güç bela hakim olup kıyma denilen seyin muhtevasını sordum… Et aroması, tavuk deri ve
kemikleri, soya vs gibi “Zararsız” maddelerden üretiliyormuş.

Adam öğünerek, “Her şey dahil otellerden alan var abi” dediği an defettim dükkandan 

Adamı kovdum kovmasına da, bu iş fena halde aklıma takıldı.

Kardeşim bu memlekette sahte olmayan bir şey yok mu?

Ben bu tip restoranlarda yemek yedim mi acaba? Yediysem kaç kere? Bu işin ucu nereye kadar gidiyor?

Oturdum bilgisayarın başına, başladım araştırmaya…

Aman tanrım! Neler neler varmış bu memlekette?

Yahu neredeyse gerçek bir şey yok piyasada. Her şeyin aroması var.

Üstelik bunlar internette online olarak satılmakta.

Aromalar saymakla bitmiyor.

Acı Biber Aroması, Acıbadem Aroması, Ahududu Aroması, Alabalık Aroması, Ananas Aroması, Anason Aroması, Antep Fıstığı Aroması, Ayran Aroması, Bal Aroması, Bergamot Aroması, Böğürtlen Aroması, Çam Sakızı Aroması, Çedar Peyniri Aroması, Ceviz Aroması, Çikolata Aroması, Çilek Aroması, Et Aroması, Fındık Aroması, Fıstık Aroması, Keçi Peyniri Aroması, Keçi Sütü Aroması,
Kekik Aroması, Kimyon Aroması, Koyun Peyniri Aroması, Koyun Sütü Aroması, Parmesan Peyniri Aroması, Tereyağı Aroması, Yoğurt Aroması, Zeytin
Aroması, Zeytinyağı Aroması, Ekmek Aroması…

Yahu, ekmeğin bile aroması var. Çakma ekmeği nasıl yapıyorsunuz kardeşim? Neden yapıyorsunuz?

Araştırdım, ekmekte durum bildiğiniz gibi değil…

Unun beyazlatıcısından tutun da maya besleyicisine (Yahu maya besleyici satıyor adamlar. Ninem ekşi mayadan, nohuttan yapardı ekmeği) hacim arttırıcısına kadar neler neler var. Adam gibi ekmek bile yedirmeyecekler bize.

Kahvelere köpük yapıcı satıyorlar yahu…

Köfte kızartılırken hacminin küçülmemesini sağlayan kimyasallar var.

Bilumum E-bilmemkaç maddelerini gördüm. Yeminle bin civarında ‘E’li madde var…

Bir o kadar da ‘E’siz katkı maddesi piyasada…

Bütün bunları yaşayıp öğrendikten sonra tımarhanelik olmadığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

İşte bu yüzden pılıyı pırtıyı toplayıp dükkânı kapattım ve bu işe bir daha girmemeye, hatta turistik yerlerde iyi tanımıyorsam, restoranlarda yemek yememeye karar verdim."(alıntıdır)


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

GEZEGENLER HİZALAMA BAŞLADI


GEZEGENLER HİZALAMA BAŞLADI Gezegensel hizalama, birçok gezegenin Dünya'ya bizim bakış açımızdan hizalandığı ve eşsiz bir manzara yarattığı bir fenomendir. Gökyüzüne baktığınızda Mars, Jüpiter, Uranüs, Neptün, Venüs ve Satürn'ü hizalanmış şekilde görebilirsiniz. 
Çıplak gözle veya teleskop yardımıyla mutlaka bu şöleni izleyin.


Gezegenlerin sıralanması oldukça heyecan verici bir olaydır! 25 Ocak 2025’te gerçekleşecek olan bu hizalanmada, sıralanan gezegenler şunlar olacak:

Mars

Venüs

Jüpiter

Satürn

Neptün

Uranüs



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog