22 Aralık 2024 Pazar

Kars Gazetesi






Kars Gazetesi
Gazeteci Yazar Girişimci Mehmet Ali Arslan tarafından kurulmuş bir gazetedir Gazete genelde internette Blog sitelerinde yayınlanıyor Kars Gazetesi Mehmet Ali Arslan medyasına bağlıdır. Gazetenin yayın hayatına başladığı ilk dönemde Mehmet Ali Arslan medyası şu şekilde duyurmuştur.

Kars'ta Basın Dünyasında Yeni Bir Dönem! Bölgeye yeni bir soluk getireceği düşünülen Kars Gazetesi, resmi olarak yayın hayatına başladı. Gazeteci yazar ve girişimci Mehmet Ali Arslan'ın kurucusu olduğu gazete, Mehmet Ali Arslan medyası bünyesinde okurlarına ulaşacak. Kars Gazetesi, bölgesel ve yerel haberlerin yanı sıra köşe yazıları, röportajlar ve analizlerle de okuyucularına geniş bir içerik sunmayı hedefliyor.

@karsgazetesi

21 Aralık 2024 Cumartesi

Gözümden yaş geldi: Karşınızda Oğuz Aral ve muhteşem yazısı



Gözümden yaş geldi: Karşınızda Oğuz Aral ve muhteşem yazısı;😂😁🤣🤣
''Kendi Kıçını Isırabilen İlk İnsan...''
Ağzımda tek bir tane bile diş yok... 2 sene önce bir haftada 15 diş birden çektirmek zorunda kalmıştım...
2 ay içinde yaptırdığım takma dişleri de maalesef 15 dakika takmış sonra çekmeceye atmıştım....
Geçenlerde dişçim;
- Artık, inadı bırakmak zorundasınız Oğuz Bey. Size bir protez yapmamız gerekiyor dedi.
- Nee!.. Ben yüzük ve kol saati bile takamam. Gömleğimin yakası enseme değince sinirlenirim… O tenekeyi ağzıma nasıl sokarım?
diye gürledim…
Aslında gürlemek istedim de ağzımdan:
“Pfotef… Ben yümüfüf müfkof!..” gibisinden Avni’ce sesler çıkardım. Çünkü son yıllarda beni terk etmeye başlayan saçlarıma ve dişlerime yeni iki diş daha eklenmişti. Zalim dişçi, son olarak önden iki dişimi daha benden çalmıştı… Dişlerimin arasında oluşan boşluklardan hava kaçırıyor ve konuşurken pofuf, lofuf gibisinden Türkçe’de olmayan sesler çıkarıyordum.
- Ben, bunları dama atayım, yenisi çıkar!” filan dedimse de dişçim bilimsel bir ukalalıkla:
- Beslenme bozukluğu başlayacak dedi.
- Zaten bir şey çiğnediğim yok. Son yıllarda alkolle besleniyorum.
- Ama güzel bir kıza gülümsemeniz gerekince, ne yapacaksınız?
Bu doktor bir haindi… Bir zalimdi… Belki de gizli bir Rus casusuydu. Bir hafta sonra, yarım ay şeklindeki bir tenekeye iliştirmiş üç dört kazma dişi burnuma dayayıp: “Nasıl buldunuz?” diye sordu.
Protez, kıçlarına sopayla vurduğum zaman Bekir’in itlerinin bana hırlayışlarını anımsatıyordu. Ben de yeni protezime “Hırrf” diye hırladım.
Tenekeyi ağzıma sokar sokmaz, midemin ne hale geldiğini ve neler olduğunu anlatmayacağım.
Yalnız “Beygir kompleksim” uzun sürdü. Evde, durup dururken eşinip kişniyordum… Hatta ruhumun derinliklerinden şaha kalkma arzuları yükseliyordu. Çünkü, o teneke ağzımdayken kendimi ağzına gem vurulmuş beygir gibi hissediyordum.
İlk protez kazasını pencereden denizi seyrederken geçirdim. Günde içtiğim üç paket sigaranın yardımıyla öksürürken, protez fırlayıp gitti ve camı kırdı. Allah’ın ayazında, bir camcı bulup camı taktırana kadar dondum. Böylece, protezin nezle yaptığını da öğrenmiş oldum.
Daha ilk günlerde protezimle geçinemeyeceğimiz belli oldu. Alçak, ağzının orasını burasını yeni bir pabuç gibi vuruyor, bazen fırlayıp gidiyor, öteberiyi kırıyordu. Ben de onu evde takmamaya karar verdim. Ancak, dışarı çıkınca ya da eve biri gelince, “adamlık ağzımı giyinirim” dedim.
Yalnız, çıkarınca nereye koyacaktım? Yıllardan beri protez mahkûmu olan bir arkadaşım takmadığım zamanlar onu su dolu bir bardağa koymamı salık verdi.
Ama bir bardağın içinde sırıtarak bana bakan dişleri görürsem ben, ömür boyu herhangi bir bardaktan bir daha su içemem. Su o kadar önemli değil, içki de içemem. Bu yaştan sonra şişeden içecek değilim ya!..
Sonunda protezimi, dergi ve kitapların arasına koymaya başladım. Ama hangi dergiydi, hangi kitaptı ara ki bulasın. Evde binlerce dergi ve kitap var.
Zaten, çocukluğumdan beri dalgın ve unutkan biriyim!
“Şeytan aldı götürdüüü…Satamadan getirdii… Lan alçak, neredeysen ses ver!” diye evde bütün gün dört döndüğüm oluyordu.
Bazen evin kapısı çalınıyor. Pencereden bakıyorum,bir konuk gelmiş… “Bif dakkaf!” diye ünüleyip yıldırım gibi başlıyorum protezimi aranmaya… Oradan oraya deliler gibi koşuşturup namerdin saklandığı yeri bulmaya çalışıyorum.
Tabii, kapıdaki bir süre sonra sıkılıp gidiyor ve muhtemelen eve kadın filan attığımı düşünüyor. Kitap, dergi gibi entelektüel metodlar sökmeyince, protezimi yanımda taşımaya karar verdim.
Artık, deli danalar gibi oradan oraya saldırarak kendime bayramlık bir ağız aramaktan vazgeçmiştim.
Dişli tenekeyi, mendilime sarıp cebime sokuşturuyordum. Gerektiği anda, hızlı silah çeken bir kovboy fiyakasıyla çekip yerine yerleştiriyordum.
Vee, yeni dişlerimle en dayanılmaz olduğuna inandığım gülücüklerimle gülümsüyordum.
Geçen akşam evde yalnızdım. Keyifle limonlu votkamı hazırladım. Steyvırt Grencır’la Mel Ferır’ın oynadığı ve benim için bütün zamanların en güzel filmi olan Skaramuş‘u izlemek üzere televizyonun karşısındaki koltuğuma çöktüm.
Ama çökmemle “Yandım Allah!” diye havaya zıplamam bir oldu. Birisi, fena halde kıçımı ısırmıştı. Birisi değil, ben kendi kıçımı ısırmıştım. Mendilden sıyrılan protez, cebim delik olduğu için pantolonun ağ kısmına yuvarlanmış, üstüne oturunca da alçak dişli teneke beni dişlemişti.
Böylece, kendi kıçını ısırabilen ilk insan olarak insanlık tarihine geçmiş bulunuyorum.
İhtiyarlayınca Cumhurbaşkanı, Başbakan filan olunuyor diye aldanmayın…
Beş paralık aklınız varsa, sakın ihtiyarlamayın!"
- Oğuz Aral

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Morel Mantarı




Morel Mantarı
Aslında halk arasında “kuzu göbeği” olarak bilinir. Doğada yaygın bulunur, fakat toplanma süresi kısa olduğu için çok kıymetlidir. Daha çok dondurulmuş veya kurutulmuş şekliyle yurt dışına ihraç ediliyor. Fiyatı diğer mantar türlerine göre daha yüksektir. Morchella türü olduğu için kültür olarak yetiştirilmez. En başta İzmir-Bergama-Kozak yaylasında daha sonra Muğla, Fethiye ve Denizli taraflarında yetiştir. Kurutularak ipe dizilebilir. Fransız mutfağında da çok değerlidir.
🇬🇧
Morel Mushroom
Morchella, the true morels, is a genus of edible mushrooms closely related to anatomically simpler cup fungi. These distinctive mushrooms appear honeycomb-like in that the upper portion is composed of a network of ridges with pits between them. The ascocarps are prized by gourmet cooks, particularly for French cuisine. Commercial value aside, morels are hunted by thousands of people every year simply for their taste and the joy of the hunt.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

20 Aralık 2024 Cuma

Kadir Savun-Sanatçı Savun




Kadir Savun-Sanatçı Savun, 1926'da Erzincan'ın İliç ilçesi Doruksaray köyünde doğdu. Emniyet mensubu olan babasının tayini nedeniyle küçük yaşta İstanbul'a gelen Savun, ilk ve orta öğrenimini Nişantaşı'nda tamamladı.

Sinemaya ilk adımını 8 yaşında atan sanatçı, Muhsin Ertuğrul'un yazıp yönettiği "Bir Millet Uyanıyor" filminde çocuk oyuncu olarak rol aldı. Usta oyuncu, sinemadan kopmayarak 1938'de İpek Film stüdyosunun "çamaşırhane" diye anılan film yıkama kısmında işe başladı.

Kabataş Lisesinde eğitime başlayan sanatçı, okulu yarıda bıraktı. Hem okuyup hem çalışırken setlerde kamera asistanlığının yanı sıra ışık ve dekor gibi farklı alanlarda görev aldı.

Faruk Kenç'in yönetmenliğini üstlendiği, 1949 yapımı "Üvey Baba" filminde canlandırdığı jandarma astsubay rolü, sanatçının oyunculuk kariyerinin gerçek başlangıcı oldu.

Kadir Savun, oynadığı başarılı rollerle zamanla önemli karakter oyuncularından biri haline geldi. Sanatçı, canlandırdığı rollerle merhamet, sadakat ve vefa gibi duyguları izleyenlere aktardı.

Oynadığı filmlerde bazen esas oğlanın sadık dostu, bazen mahallenin açık sözlü ağabeyi, bazen mert bir esnaf olan sanatçı, hiçbir filmde başrol oynamazken, "İkimize Bir Dünya" ile "Gecelerin Ötesi" filmlerindeki rolleriyle "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülünün sahibi oldu.

Usta sanatçı, kendisi gibi oyuncu olan Suphi Kaner'le Azim Film'i kurarak yapımcılığa da yöneldi.

Bir dönem boksla uğraşan ve futbol oynayan Savun, fanatik taraftarı olduğu Fenerbahçe'nin yenildiğini görmemek için maçları radyodan takip etti.

Kadir Savun, Nermin Hanım ile evliliğinden doğan kızına "Yılanların Öcü" eserinden etkilenerek Iraz ismini verdi.

"Fakir ama gururlu" rolleriyle Yeşilçam izleyicisinin kalbini kazanan, bir röportajında "İnsanoğlu çok şey ister. Bizim sinema doyumsuzdur, daha çok şeyler yapmak isteriz." diyen sanatçı, 10 Ekim 1995'te İstanbul'da vefat etti.

Savun'un cenazesi Feriköy Mezarlığı'ndaki aile kabristanında toprağa verildi.

Kadir Savun (10 Ekim 1995

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

19 Aralık 2024 Perşembe

İyi eleman seç, iyi para ver.. Çünkü kötü eleman sana pahalıya mal olur.



Vehbi Koç

Yazlık evine taşınırken, diğer bir kaç kişisel eşyaları ile beraber kışlık evdeki buzdolabı da taşınmaktadır.

Bunu duyan yeni atanmış Genel Müdür Cengiz Solakoğlu, buzdolabının taşınmasını engeller ve yazlık eve hemen yeni bir buzdolabı gönderir.

Bunu duyan Vehbi Koç çok kızar ve telefon açarak
“Sen kendi işine baksana, benim tarzıma niçin karışıyorsun?” diye çıkışır.

Solakoğlu ;
“Efendim, kışlık evinizdeki buzdolabını yazlığa taşıdığınız duyulursa biz bundan sonra yazlıkçılara nasıl buzdolabı satarız?” deyince

Vehbi Koç gülerek telefonu kapatır ve meşhur sözünü söyler : 
"İyi eleman seç, iyi para ver..

Çünkü kötü eleman sana pahalıya mal olur..


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

17 Aralık 2024 Salı

Kahve adı bulunduğu şehrin adı Kaffa'dan geliyor



MS. 800'lü yıllardı, bugün Etiyopya dediğimiz Habeşistan'ın Kaffa şehrinin yüksek yaylalarında keçilerini otlatan bir çobanın birgün dikkatini ilginç bir şey çekti.
Yüksek tepelere çıkarken yorulan keçiler, bir ağacın kırmızı küçük meyvelerini yiyince canlanıyor, yerlerinde duramıyor, hatta uyuyamıyorlardı.
Çoban,"neden" diye sordu, kendi kendine, sonra "bu meyveden olmalı" dedi.
O meyvelerden kendisi de yedi. Kısa sürede güçlendiğini, daha enerji dolu olduğunu fark etti.  
İşte o meyve kahveydi.
Kahve adı da bulunduğu şehrin adı Kaffa'dan geliyor.
Ünü kısa sürede bölgeye yayıldı. 
Özellikle Arap yarımadasında bir tutku oldu.
Araplar : "Qahva" dediler, bu mutluluk hormonuna.
İngilizler : Coffe.
Ünü Yemen'den Osmanlı'ya, Osmanlı'dan Avrupa'ya, oradan da Amerika'ya taşındı.
Osmanlı Sarayında özel "Kahvecibaşı" çalışıyordu.
Adamın tek işi padişaha kahve pişirmekti.
Türkülerimize bile girdi kahve.
"Kahve Yemen'den gelir, suyu çemenden gelir." 

Kahveyi Afrika'dan Arap yarımadasına taşıyanlar Müslüman dervişlerdi.
Amerika ve uzak doğuya taşıyanlar ise Hıristiyan keşişler oldu.
Dervişler kahveyi tek tip içtiler, tozunu sıcak su ile kaynattılar. 
Türk kahvesi dediğimiz de öyle yapılanlardan.

Keşişler ise kahvenin farklı türlerini buldu.
Mesela Cappucino adı keşişlerin giydiği "kapşon"lu elbiseden geliyordu.
Koyu kavrulmuş kahveden yapılana "Espresso" dediler.
Bazıları Ekspresso dese bile orijinali Espresso. İspanyolca preslemek, sıcak anlamında.
Süt  üzerine espressoyu dökünce ortaya "Macchiato" çıktı.
Macchiato İtalyanca benek demek.
Sütün üzerinde kahve benekleri.
Espresso'nun üzerine sıcak su eklenince oldu sana "Cafe Americano".
Espresso, süt ve kakao karışımına da "Mocha" dediler.
İsmi Yemen'deki El Mocha limanından geldi.

Kaynak:
Sn. Sonad Pelit


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Şafak Türküsü 40 yaşında - Nevzat Çelik



Şafak Türküsü 40 yaşında. Direnenlere, pes etmeyenlere, yaşama umutla tutunmaya çalışanlara ve tüm annelere armağan olsun. 

ŞAFAK TÜRKÜSÜ 

Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama

Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice

Bugün görüş günü
Günlerden salı
Islak
Sarı bir yağmur
Ülkemin neresine bakarsa ay
Orada yitik bir anne ağlıyor
Sen aralıyorsun yağmuru
Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
Sonra bir umut koşuyorsun
Yüreğin avcunda
ısırırken
çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avcunda koşan
herbir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan
koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızıyla koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
yorgun
ve korkak

sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boşver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
korkak kahraman gecelerimi
düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açılıverdi
yanağımda tomurcuk

Pir sultan’ı düşün anne
Şeyh Bedrettin’i
Börklüce’yi
Torlak Kemal’i düşün anne
hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı t
Tanya’nın
Deniz’i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın

sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atların boynuna çıplak
ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim çok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kağıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkumunun

kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz siyasi eylül’ün

ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara killi ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim

ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına
geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç
yakışıklı

ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını

yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken siya-u jakond’u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
Nazım’ın gözleriyle pırıl pırıl Moskova’yı

ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza

künyemi okudular
suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı
bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
sevmedi mi çılgınca

kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı
kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kimbilir
ne garip şey anne

beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılışıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne

NEVZAT ÇELİK


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Solucan olan toprak iyi topraktır



Solucanlar 

Solucanlar gerçekten de ekosistemlerde önemli  rol oynayan hayvanlara iyi bir örnektir

Faydaları:

1. Toprak havalandırması: Toprak solucanları yolları ve yuvaları ile toprak havalandırmasını, su sızmasını ve kök büyümesini iyileştiren tüneller oluşturur.

2. Besin döngüsü: Solucanlar organik maddeleri parçalıyor, besinleri geri dönüştürüyor ve onları bitkiler için kullanılabilir hale getiriyor.

3. Toprak yapısı: Toprak solucanları toprağın yapısını geliştirerek, su tutma kapasitesini ve doğurganlığını artırıyor.

4. Ekosistem mühendisliği: Solucanlar çevrelerini değiştirerek diğer organizmalar için yaşam alanı oluştururlar.

5. Biyoçeşitlilik: Yer solucanları karmaşık gıda ağlarını destekleyerek biyolojik çeşitliliğe katkıda bulunur.

6. Tarım: Toprak solucanları, tarım için besin açısından zengin kompost üreterek vermikompostlamada kullanılıyor.

7. Ekolojik göstergeler: Toprak solucanları toprak sağlığı ve ekosistem kalitesinin göstergesi olarak hizmet etmektedir.

Çok ama çok nadir durumlarda köklere yada mahsullere zarar verebilirler.

 Ekosistemlerde önemli yerleri vardır. Toprak ekosistemlerinin değerli bir parçasıdır ve faaliyetleri tarımsal üretkenliği ve ekosistem sağlığını destekler. 

"Solucan olan toprak iyi topraktır


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

16 Aralık 2024 Pazartesi

Kars Sarıkamış Köroğlu Kalesi



Kars Sarıkamış Köroğlu kalesi 
Kale Sarıkamış'ın 30 km. kuzeydoğusunda yer almaktadır. Bulunduğu kayalığın doğal yapısına uygun olarak kare bir plan taşıyan kale çanak-çömlek verileri ve mimarisiyle Demir Çağ ve Orta Çağ özelliği taşımaktadır.

#kars #Sarıkamış #Köroğlu #köroğlukalesi www.mehmetaliarslan.name.tr



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog