30 Kasım 2024 Cumartesi

Ahlat ağacı



Ahlat ağacı, Anadolu insanının karakterine benzetilerek sabır ve dayanıklılıkla özdeşleştirilir. Birçok Anadolu köylüsü yaşamlarında bir ahlat ağacıyla özdeşleşir ve göç yollarında ayrılırken bu ağacın hüznünü içlerinde taşırlar. 

Kesmeyiniz ahlat ağaçlarını, sayıları gittikçe azalıyor. Yok olmakla karşı karşıyalar. Ahlat, bizim tarlanın ortasında duran yıllara meydan okuyan simgemizdir.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

26 Kasım 2024 Salı

GALATASARAY 1988-1989 poster kadro




GALATASARAY 1988-1989.

Galatasaray’ın3-0 kaybettiği ilk maçın rövanşında Neuchatel Xamax’ı 5-0 yenerek Şampiyon Kulüpler Kupası’nda çeyrek finale yükseldiği maçtaki kadrosu.Teknik direktör Mustafa Denizli yönetimindeki sarı-kırmızılılar, çeyrek finalde de Monaco’yu eleyerek Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale yükselen ilk Türk takımı unvanını aldı.

Soldan sağa
Ayaktakiler: Zoran Simovic, İsmail Demiriz, Savaş Koç, Cüneyt Tanman, Erhan Önal, Semih Yuvakuran.

Oturanlar: Mirsad Kovacevic, Metin Yıldız, Tanju Çolak, Uğur Tütüneker, Cevat Prekazi.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

24 Kasım 2024 Pazar

BİR ZAMANLAR BİZ DE ÖĞRENCİYDİK



BİR ZAMANLAR BİZ DE ÖĞRENCİYDİK...
70'li yıllarda biz öğrenciydik ve nasıldık bir bakın:
Saçlara jöle, tırnaklara oje, sürülemez,
spor ayakkabıyla okula girilemezdi.

Erkekler kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilemezdi.
Sabahları bahçede sıra olunur, pazartesi sabah Cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır ve gerçekten saygıyla durulur, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu.

Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda "konuştuğun" (sevgilin) varsa sadece bahçede yan yana yürünürdü.
Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar forma çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların - eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi.

Küpe, kolye, yüzük, bilezik hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise disipline gidilirdi.

Cep telefonu yoktu, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile haberleşirdi.
Biyoloji dersinde üreme konusu anlatılırken utanılır, aruz ölçüsü ezberlerken delirilir, milli güvenlik hocaları askeri disipline sokmaya çalışırdı.

Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimlerini olduğu klasörlerde taşınır, ders yılı başında mutlaka kap kâğıdıyla kaplanır, etiketler yapıştırılır, etikete adı-soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu yazılır, o derse ait defterler de kolaylık olsun diye aynı desen kap kâğıdıyla kaplanır, ders sırasında yanında kitabı olmayan azarlanırdı.

Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı.
Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphaneler, meydanloueres, ana ya da temel britanikalar taranır, ödevler elle ve mutlaka dolmakalemle yazılırdı.

Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine otobüsle gidilir, bazen çanta yoklaması yapılır, okula yasak bir şey getirilemezdi.-okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek için izin istenirdi.

Birine uyuz olduysak öğretmene şikâyet eder, asla kendimiz sopayla, bıçakla girişmez, çeteleşmez, okul dışında bile kavga etmezdik. 
Bilirdik ki kavga edersek evde ya da okulda bi posta daha dayak var.

Kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı.
Yerli malı haftası sınıf pikniğine döner, her tür yiyecek bulunur ve biz bu yemekleri paylaşırdık.

Kitap okurduk örneğin, ödev bile olsa okurduk. Değiştirip kitapları öyle okur, kütüphaneden kimlik çıkartır kütüphanede okurduk.

Biz öğrenci gibi öğrenciydik. Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik...

Biz çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde hayat, şimdikiler gibi kayıp kuşak değildik. Hayatın bir anlamı vardı ve biz bunu bilmesek bile hissederdik...
İzmir Kız Lisesi 
10 Kasım töreni

Alıntı



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Bir hikaye masal

Bir hikaye masal

iskoçya’da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming’di adı. 
Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. 
Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. 
Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini. ‘‘Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum’’ dedi. yoksul ve onurlu Fleming ‘‘Kabul edemem!’’ diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. ‘‘Bu senin oğlun mu?’’ diye sordu aristokrat.

Çiftçi gururla ‘‘Evet!’’ dedi. Aristokrat devam etti: ‘‘Gel seninle bir
anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.
‘‘ Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.

Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mari’s Hospital Tip Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratin oğlu zatürreye yakalandı. Onu ne mi kurtardı?

Penisilin!

Aristokratin adı: Lord Randolp Churchill.
Oğlunun adi: Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor: Çiftçinin oglu Sir Alexander Fleming.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun

En iyi öğretmenler kitaptan değil, yürekten öğretir. Harika bir öğretmen olduğunuz için teşekkürler. Öğretmenler Gününüz kutlu olsun!


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

22 Kasım 2024 Cuma

Kafkas göçleri




Kafkasya; Batıda Karadeniz kıyılarından doğuda Hazar Denizi'ne kadar olan ve bölgenin belkemiğini oluşturan, kuzey batıdan güneydoğuya uzanan Kafkas Dağları'nın kuzey ve güney olarak ikiye ayırdığı bölgedir. 

Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletlerinin bulunduğu Güney Kafkasya'nın yanı sıra, Kuzey Kafkasya'da ise Dağıstan, Çeçen-İnguş, Osetya, Kabartay-Balkar,
Abhazya ve Adige bölgeleri bulunmaktadır.

Karadeniz ile Hazar Denizi arasında bir köprü gibi uzanan Kafkasya; çeşitli topluluklar için binlerce yıldır geçit yeri olduğu gibi, dünyanın en eski yerleşik toplumlarını da barındıran bir bölgedir.

Bölgenin İslam diniyle tanışması, daha binli yýllara gelinmeden Araplardan müteşekkil İslam orduları vasıtası ile olmuşken Araplardan sonra bölgede İslami temsil görevini Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Türkler üstlenmişlerdir.

Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa ve Ferah Ali Paşa gibi komutanların faaliyetleri ile Kafkasların kapıları Osmanlılara açılmıştır. 

Rusların 1552 yılında Kazan ve ardından 1556'da Astrahan'ı ele geçirerek Kırım'la irtibat kurmak ve Karadeniz kıyısında yer edinebilmek amacıyla giriştiği istilâ hareketleri ile Gürcistan'ı ilhâkları ve ardından tüm Kafkasya'ya yönelik faaliyetleri her geçen gün zayıflayan Osmanlı Devleti tarafından dikkatle takip edilmiştir.

Osmanlı Devleti, 1829 Edirne Antlaşması ile Kafkaslardaki nüfuzunu
büyük oranda kaybetmiştir. 

Buna rağmen Müslüman Kafkas halkları için
Osmanlı Devleti, Osmanlı Devleti için ise Kafkasya halklarý önemini korumaya devam etmiştir. 

Nitekim 1853-1856 Kırım Harbi ve ardından da özellikle Ruslara karşı yürütülen ve "Müridizm Hareketi" olarak ifade edilen mücadelenin Ruslar karşısında başarısız olması üzerine Kafkasya'dan Osmanlı topraklarına yapılan yoğun göçler bu karşılıklı vazgeçilmezliğin göstergeleri olmuştur.

Bölge halkları açısından en yüksek ortak mensubiyet şuuru dinî kimlik üzerine olduğundan, temel kaygı, dinî benliğin gelecek nesillerde de muhafaza edilebilmesiydi. 

Bundan dolayıdır ki en çok korkulan ve tepki gösterilen husus,
kimliklerinin tehdit altına girmesi ve gelecek nesillerin Rus baskısıyla
Hristiyanlaştırılması olarak görülmekteydi. 

"Rusya Devleti'ne terk olunan mahaller ahalisinden olup, kendi vefatından sonra ıyâl ve evlâdı o tarafta kalarak tanassur edeceği mülahaza ve havfından nâşi..." ifadeleriyle belgelere
yansıyan bu endişelere karşı konulamayacağının düşünüldüğü hallerde ise ataların vatanından dahi vazgeçilebilirdi, çünkü orası artık "Daru'l İslâm" olmaktan çıkmış olarak telakki edilmekteydi. 

Bu ve benzeri düşünceler; Osmanlı
topraklarına yani bölge halklarının Aktopraklar olarak ifade ettikleri Hilâfet topraklarına gerçekleştirilen kitle göçlerinin temel hareket noktalarından birisiydi.

Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kafkas Göçleri isimli iki ciltlik bu çalışmada Kuzey Kafkasya bölgesinden gelen muhacirlerle ilgili belgeler kullanılmıştır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi fonları taranarak yapılan değerlendirmeler çerçevesinde belgeler; Muhacirler Hakkında Talimatlar, İskân, Yardımlar, Problemler ve Çözüm Yolları şeklinde dört ana başlık altında toplanmıştır.

Göç ile ilgili genel konuların ele alındığı Talimatlar adlı birinci bölümde; "talimat" türündeki düzenlemelerden anlaşılmaktadır ki; Osmanlı yönetimi tek
bir talimatla konuyu çözme yoluna gitmemiş, durumun gerektirdiği her şart içinde bölgesel-idarî nizamname türü talimatlar yayınlamıştır.

Osmanlı topraklarına gelen ve gelecekleri haber alınan göçmenler için uygun iskân bölgelerinin temini için etütler yaptırıldığı bu bölümde yayınlanan kırk altı konu başlığı altındaki belgelerde ortaya konulmaktadır.

Osmanlı topraklarına gelen muhacirlerin acil ihtiyaçlarının giderilmesi, geçici iskân yerlerine misafir olarak yerleştirilmeleri, hasta olanların muhacir hastanelerinde tedavi edilmeleri, bulaşıcı hastalık tehlikesine karşı karantinaya alınmaları, kimi zaman bir günde birkaç bin kişilik gruplar halinde gelenler için
sayım, masraf belirleme ve bunları kayda geçirme işlemleri, gerektiğinde komisyon kurulması gibi hususlar da yine bu bölümün belgelerine yansıyan hususlar arasında zikredilebilir.

İskân başlıklı ikinci bölümde; Muhacir iskânı için devlete ait mirî araziler
yanında, hanedana ait çiftlikler ve şahıs arazileri de tahsis edilmiştir. 

Tespit edilen yerlerin, muhacir gruplarının geldikleri bölgenin coğrafî şartlarına uygun olmasına özel önem verilmiş, meydana gelen aksaklıkların çözümü için büyük gayret sarf edilmiştir.

 İskan için belirlenen bu yerlere ulaşan muhacirler, bir
müddet yerli halkın yanında misafir edildikten sonra kendileri için inşa edilen evlere yerleştirilmiştir. 

Muhacir iskânı ile oluşturulan yerleşim birimleri, bazen
müstakil köy bazen de bitişik mahalleler olarak planlanmıştır. 

Ancak kurulan köylerin orman sahası içinde olmamasına dikkat gösterildiği bu bölümdeki seksen iki konu başlığı altındaki belgelerden takip edilebilmektedir.

Yardımlar başlıklı üçüncü bölümde; Osmanlı ülkesine muhacir olarak
gelen Kafkasya Müslümanlarının temel ihtiyaçlarının karşılanması hususunda yapılanlar elli iki konu başlığı altında görülmektedir
.
Gerek devletin gerekse yerli halkın muhacirlere öncelikli olarak temel ihtiyaç maddelerini sağladığı, iskân gerçekleştikten sonra ise sosyal hayat için gerekli binalar; ibadet için cami, çocukların eğimi için okul yaptırdıkları görülmektedir. 

Bu binaların yapımında hanedan üyelerinin, bazı vakıfların ve
halkın ileri gelenlerinin öncülükleri dikkat çekicidir.

Problemler ve Çözüm Yolları başlıklı dördüncü bölümde ise; Yolculuk esnasında; ihtiyaçları zamanında karşılanmayan muhacirlerin taşkınlık yapmaları, iskân için kararlaştırılan yerlere gitmek istemeyişleri, günlük yiyecek ve
tayinatlarının temini gibi problemli durumlar ve çözümlerine ait elli altı konu başlığı altındaki belgeler bu grupta yer almaktadır.

Sultan II. Abdülhamit'in saltanatının ilk yıllarında hazırlanmış olan ve
Kırım Savaşı'ndan itibaren Osmanlı topraklarına göç eden muhacirleri cetveller halinde gösteren bir defter de ekler bölümünde grafikler halinde deðerlendirilmiþtir.

Eserin son kısmına analitik indeks ve haritalar da eklenmiþtir.

Çalışmada emeği geçen Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü personeline teşekkür eder, ilgililere yararlı olmasını dilerim.

Doç. Dr. Uğur ÜNAL
Devlet Arşivleri Genel Müdürü


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

21 Kasım 2024 Perşembe

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift




Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektör’ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti…
Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?
Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi.
İşte bu imkansızdı…
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu…
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı…
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi…
Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü...
Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi…
Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı.
“Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu...
Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı.
Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı.
Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.
Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi…
Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.
Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.
“Madam” dedi, sert bir sesle,
“Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner…”
“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın…
“Anıt değil…
Belki, Harvard’a bir bina yaptırabiliriz”.
Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak,
“Bina mı?” diyerek tekrarladı,
“Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz?
Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı…”
Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu.
Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi..
Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü:
“Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş?
Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?”
Rektör’ün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar.
Doğu California’ya, Palo Alto‘ya geldiler.
Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak  üniversiteyi kurdular.
Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini: STANFORD ÜNİVERSİTESİNİ...

Görsel : Stanford Ailesi…
#Gülrengi Gülrengi



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

20 Kasım 2024 Çarşamba

Neyzen Tevfik ve " Hiç felsefesi



Neyzen Tevfik  ve " Hiç felsefesi "

Neyzen Tevfik Bursa da adliyenin önünde
bir köylüye arzuhal " dilekçe " yazmaktadır.
Dönemin Sadrazamı Damat Ferit Bursa da
bulunmaktadır. Adliyenin önüne gelince,
giydiği gömleğin bir kolu yok, pantolonu 
yamalı, ayakkabılarını terlik gibi giymiş,
yanında yerde duran bir Ney' le birini görünce
çok şaşırır. Böyle giyimli birinin dilekçe yazabileçeğine ihtimal vermez. 
Dilekçenin bitmesini bekler.
Neyzen Tevfik dilekçeyi bitirir, köylüye dilekçeyi verir parasını alır çebine koyar.
Damat Ferit yanından geçen köylüden dilekçeyi ister, dilekçe Bursa valisine yazılmış olup,
çok güzel el yazısı ve uslup kullanılmıştır.
Böyle bir dilekçenin ezberlenmiş olabileceğini düşünür ve ikincisini bekler.
Bu defa dilekçe Sulh Ceza Hakimi nedir.
Bun da da çok güze el yazısı ve uslup kullanılmıştır.
Bir sonrakini bekler. Bu defa ki dilekçe,
Hariciye Nezareti" Dış işleri"  ne dir. 
Damat Ferit şaşkındır. Böyle giyinen birinin 
bu tür dilekçeler yazabileceğine bir türlü inanamaz.
Neyzen Tevfi' in yanına gider; "gel seni valiliğe 
katip olarak aldırayım." der.
Neyzen Tevfik düşünür ; "peki sonra ?" der.
Damat Ferit ; "çok yetenekli olursan, baş 
katip olursun." der.
Neyzen Tevfik ; " peki sonra ?" der.
Damat Ferit ; "sonra seni saraya İstanbul'a
aldırırım orada katiplik yaparsın." der.
Neyzen Tevfik yine düşünür ve ;" peki sonra?" der.
Damat Ferit; "oradada başarılı olursan baş katip olursun." der.
Neyzen Tevfik yine düşünür " peki sonra?" der.
Damat Ferit ; "sonra benim yerime sadrazam 
olursun" der.
Neyzen Tevfik ; peki daha sonra ? "
Damat Ferit sinirlenmiştir, ; " bu ülkeye padişah
olursun" der.
Neyzen Tevfik ; " peki daha sonra ? der.
Damat Ferit iyice sinirlenmiştir; 
" sonrası Hiç  " der.
Bunun üzerine Neyzen Tevfik; " ya beyim,
ben zaten bir Hiç ' im ! Bir Hiç için bu kadar 
zahmete değer mi ? " der.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Nida Tüfekçi, Muhlis Akarsu ile ilgili bir anısını anlatıyor.




Kangallı aşık Muhlis Akarsu ile bir gün muhabbet ediyor, saz çalıyor, türkü söylüyorduk. ‘Bunca Çektiklerim Senin Yüzünden’ sözleri ile başlayan bir koşma okudu. Ben de sazımla kendisine katıldım. Parçanın sonuna kadar, hiç şaşırmadan, falso yapmadan rahatlıkla çalabildim. Bu olmayacak bir şey idi. Zira insan yeni duyduğu bir türküyü, nasıl olurda bu derece uyumlu ve doğru icra edebilirdi. Zihnimden geçen bu düşünceler içinde iken, sözü edilen ezgiyi başka sözlerle bildiğimi hatırladım. Bu ezgi Veysel’in “Kara Toprağı” söylediği ezgi idi. Ben aşığa sorular yöneltmeye başladım. Konuşma aynen şöyle idi: (Bu konuşmayı kasete aldım.)

“Aşık Akarsu; şimdi bu çaldığın parça, bana bir başkasının çalıp söylediği bir türküyü hatırlattı. E…yani sen bunu yapmakla bir hata mı ediyorsun diye düşündüm kendi kendime.” “Hocam, değil. Bizde buna ayak derler ve biz bu ayağa çeşitli konulardaki sözleri işleriz. Aynı havayla sözler söyleriz, eskiden beri de bu böyledir.”

“Yani bu ayakla herhangi bir deyiş söyleyebilir misiniz?”  “Tabii daha başka şey de söyleriz.”

“Diyelim ki bu deyiş senindi. Eski yaşamış bir aşığın deyişini de söyleyebilir misiniz?” “Tabii onu da söyleriz aynı ayakla.” Aşık Akarsu bir başka ezgi daha çaldı. Ben bu ezgiyi de biliyordum. Parçayı Kangal’ın Minare köyünden İbrahim Dede’den öğrendiğini, şah beyitte adı geçen Müslimi’nin İbrahim Dede’nin babası olduğunu söyledi. Bu ezgi ile Erzincanlı aşık Davut Sulari’de bir deyiş okumuştu.

Nida Tüfekçi, Muhlis Akarsu ile ilgili bir anısını anlatıyor.

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

BİR ZAMANLAR ARAL GÖLÜ



BİR ZAMANLAR ARAL GÖLÜ!

Dünyanın 4. Büyük gölüydü Aral gölü.

Aral Gölü, Kazakistan - Karakalpakistan sınırları içinde olan göldür. Önceki yıllarda 68.000 km² yüz ölçümüyle Asya'nın ikinci, dünyanın dördüncü büyük gölüydü. Son yıllarda aşırı sulama nedeniyle eski yüzölçümünün %90'ını kaybetmiştir.

Özbekistan ile Kazakistan arasında bulunan Aral gölü artık dünyanın en genç çölü ve "Aral kum çölü" olarak anılıyor.

Aral plansız bir şekilde kullanıldı ve neticesinde göle Siriderya'dan akan suyun tamamı ve Amuderya'dan gelen kaynağın ise bir bölümü durdu.

Ülke pamuk üretimini iki katına çıkardı bunun sonucu olarak gölün kaybı kaçınılmaz oldu.

Kumların üstünde kalan dev paslanmış gemiler mazide kalan görkemli Aral Gölü'nün iskeleti gibi...



Mehmet Ali Arslan, My Blog