22 Ağustos 2025 Cuma

KALELERİN SESSİZ KAHRAMANI: RINAT DASAEV


KALELERİN SESSİZ KAHRAMANI: RINAT DASAEV

1980’lerde çocuk olmak, sokakta lastik topla kale direklerini okul çantalarından yapıp saatlerce maç yapmak demekti. Ama kaleye geçtiğimizde hepimizin bir idolü vardı. Kimimiz Dino Zoff gibi soğukkanlı olmak isterdik, kimimiz Toni Schumacher’in cesaretiyle uçmayı hayal ederdik – ve o, 1988-1991 yılları arasında Fenerbahçe kalesini koruyarak Türkiye’de de hayranlarıyla buluşmuştu. Kimimiz Jean-Marie Pfaff gibi reflekslerle parlamayı hayal ederdi – ve o da 1989-1990 sezonunda Trabzonspor formasıyla Türk futbolseverlerin karşısına çıkmıştı. Kimimiz ise Zoran Simoviç’i izleyerek ilham alırdık; Yugoslav file bekçisi 1984-1991 yılları arasında Galatasaray kalesini korumuştu. Türk kalecilerine gelince Şenol Güneş, Eser Özaltındere, Yaşar Duran, Engin İpekoğlu gibi isimler bize ilham verirdi. Fakat bütün bu kalecilerin arasında bir tanesi vardı ki, sahada göründüğü an tüm çocukların gözünde gerçek bir süper kahramana dönüşürdü: Rinat Dasaev.

Sovyetler Birliği’nin ve Spartak Moskova’nın efsane kalecisi Dasaev, 1980’lerin en büyük yıldızlarından biriydi. Uzun boyu, panter gibi çevikliği, soğukkanlı duruşu ve olağanüstü refleksleriyle kaleciliğin adeta kitaplarda okutulacak hâlini temsil ediyordu. O dönem ekran başında onu izlerken sadece bir futbolcuya bakmıyorduk; adeta kaleyi bir kale komutanı gibi savunan bir lidere şahit oluyorduk.

1988 Avrupa Şampiyonası’nda sahaya çıktığında, göğsünde “CCCP” yazısıyla milyonlarca futbolseverin gözünde kaleciliğin doruklarını temsil ediyordu. Sağ kolundaki Adidas kaptanlık bandı, aslında sadece sahadaki takım arkadaşlarına değil, televizyon başında onu izleyen küçücük kalplere de güven veriyordu.

Dasaev’i farklı kılan sadece kurtarışları değildi. Onun duruşunda, adeta kaleciliğin felsefesi vardı. Çizgi üzerinde dimdik duran, rakibe gözdağı veren, ama aynı zamanda sakinliğiyle arkadaşlarına güç katan bir yapısı vardı. Biz çocuklar için kaleci olmak, aslında biraz da Dasaev’in gölgesine sığınmaktı.

O yıllar, kalecilerin altın çağıydı. Tacconi, Shilton, Higuita, Silviu Lung, Walter Zenga, Hans van Breukelen… Her biri farklı bir tarzın temsilcisiydi. Ama bizler için Dasaev, kaleciliğin en saf, en soylu hâliydi. Onun eldivenlerinden dönen toplar, sadece kurtarış değil, çocukluğumuzun hayallerine düşen yıldızlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, sadece büyük bir kaleciyi hatırlamıyoruz. O sahadaki duruşunda, bizim çocukluğumuzun kahramanı var: Hayallerimize siper olan, bizlere cesaret aşılayan, kaleyi adeta kendi onuruyla savunan bir isim… Rinat Dasaev.

“O, sadece Sovyetler’in değil, bizim çocukluğumuzun da kalecisiydi. Biz büyüdük, ama hayallerimizin kalesinde hâlâ o duruyor.”

Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

BİR HİKÂYE

 BİR HİKÂYE
BİR HİKÂYE 
1942 yılında, soğuk bir kış gününde Nazi toplama kampının içinde genç bir asker, dikenli tellerin ardından genç bir kızın geçtiğini görür. Kız da aynı şekilde genci görünce heyecanlanır. Duygularını ifade etmek çabasıyla, çitin üzerinden kırmızı bir elma atar. Bu o şartlardaki bir asker için bir hayat, bir umut ve sevgi işareti anlamına gelmektedir ve mutlu olur. Genç adam, genç kızın uzattığı elmayı alır. Parlak bir ışık onun karanlığına değmiştir. Ertesi gün, bu genç kızı yeniden görmeyi umut etmenin bile çılgınca olduğunu duşünmesine rağmen, çitin ötesine bakmaktan kendini alamaz. Dikenli tellerin öteki yanındaki genç kız ise, kendisini bu denli heyecanlandıran yüzü yeniden görmeyi arzular. Elinde elma ile koşarak çitin kenarına gelir. Tipi ve dondurucu havaya rağmen kız, elmayı dikenli tellerin üstünden uzattığında, kalbi birkez daha sıcak duygularla dolar. Bu sahne birkaç gün boyunca tekrarlanır. Sadece bir an ve sadece birkaç kelime edebilmek için bile olsa birbirlerini görmek için sabırsızlanırlar. Bu anlık karşılaşmanın sonuncusunda, genç asker üzgün bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile; - Yarın bana elma getirme, burada olmayacağım. Beni başka bir kampa gönderiyorlar” der ve geri dönüp vedalaşamayacak kadar buruk bir şekilde uzaklaşır. O günden itibaren, kederli anlarında o tatlı kızın görüntüsü gözlerinde canlanır. Gözleri, sözleri, nezaketi, saflığı, utangaç yüz ifadesi… Genç adamın tüm ailesi savaşta ölmüştür. Tanıdığı hayat bütünüyle yok olmuş, sadece bu bir tek anı canlı kalarak kendisine umut vermeyi sürdürmüştü. 1957 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, her ikisi de göçmen olan, fakat birbirlerini tanımayan iki yetişkin, arkadaşları aracılığı ile tanışırlar. - Savaş sırasında neredeydiniz? diye sorar kadın. - Almanya da bir toplama kampındaydım diye yanıtlar adam. Kadın tatlı bir tebessümle bir an uzaklara dalar ve daha sonra; - Toplama kampındaki bir gence, elma attığımı anımsıyorum. Bir kaç gün hep aynı yerden çitin öteki yanındaki askerle konuşur, bakışırdık. Sonra o gitti… Ama ben o nu hiç unutamadım. Hep sevdim… Çok sevdim. Adam şaşkınlıkla sorar; Bir gün o genç sana “Artık elma getirme, çünki başka bir kampa gönderiliyorum” dedi mi? Kadın iyice şaşırmış bir ses tonu ile: - Evet. Ama siz bunu nereden biliyorsunuz? diye sorar. Adam kadının gözlerinin içine bakarak; O genç asker bendim. Yıllarca hep düşündüm, hep o güzel birkaç günün anısı ile doldurdum düşlerimi. Benimle Evlenir misin? 1996 Yılında Sevgililer Gününde, Oprah Vintfrey televizyon şovunun çekimlerinde, aynı adam kırk yıllık eşine duyduğu sevgiyi bir kez daha milyonlar önünde anlattı....
Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı boyunca 24 kez intihara teşebbüs ettiği söyleniyor

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı boyunca 24 kez intihara teşebbüs ettiği söyleniyor
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı boyunca 24 kez intihara teşebbüs ettiği söyleniyor. Kendisine göre ise bu rakam 3 kereden ibaret.
Hatta öyle ki kendisi gibi şair olan babası Lütfi Oğuzcan, Ümit Yaşar’ın bir intihar denemesinden sonra şu şiiri kaleme alıyor.
Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,
Ettim ben adımı sana hediye.
Mutluyum ey oğul babanım diye,
Çarptırma hicvinle cezaya beni.
Lütfi Oğuzcan
Oğlu Vedat doğduktan sonra da intihar teşebbüslerine devam eden Ümit Yaşar Oğuzcan bir türlü ölmeyi beceremez. Her seferinde bir sebeple kurtulur.
Sürekli evde Ümit Yaşar’ın başarısız intihar girişimleri ve acı sonuçlarının konuşulması ailenin huzurunu iyiden iyiye bozmuştur.
Bu intihar fikri ise Vedat Oğuzcan’ın aklında dönüp durmaya başlamıştır bile. 17 yaşına geldiğinde ise Vedat Oğuzcan belki de babasına bir ders vermek ister.
Vedat Oğuzcan bu huzursuzluk ortamında daha fazla yaşamak istemez ve Galata Kulesi’ne çıkıp kendini aşağıya bırakır.
Babasının 24 kere intihara teşebbüsüne karşılık kendisi ilk teşebbüsünde ölmüştür. Rivayete göre ise yere düştüğünde çevredekiler Vedat Oğuzcan’ın elinde bir intihar notu bulmuştur.
Notta ise bu dramı daha acıklı hale getiren şu kelimeler yazmaktadır: “Baba öyle intihar edilmez, böyle edilir.”
Bunun sonrasında ise Ümit Yaşar Oğuzcan Oğlu Vedat’ın intiharı için “Galata Kulesi” adlı şiirini kaleme alır.
GALATA KULESİ
6 Haziran 1973, pırıl pırıl bir yaz günüydü,
aydınlıktı, güzeldi dünya,
bir adam düştü o gün galata kulesinden.
kendini bir anda bıraktı boşluğa;
ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu.
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat,
ışıl ışıldı gözleri, içi,
bütün insanlar için sevgiyle doluydu
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
kendini bir anda bıraktı boşluğa,
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün zaman durdu.
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu; açarken ufkunda güller alevden,
çıktı, her günkü gibi gülerek evden,
kimseye belli etmedi içindeki yangını
yürüdü, kendinden emin sonsuzluğa doğru.
galata kulesinde bekliyordu ecel,
bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu,
bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu.
küçücüktü bir zaman,
kucağıma alır ninniler söylerdim ona,
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.
bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.
6 haziran 1973 galata kulesinden bir adam attı kendini;
bu nankör insanlara bu kalleş dünyaya inat,
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona,
uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.
Ümit Yaşar Oğuzcan


Mehmet Ali Arslan, Name Gazetesi Haber Blog