21 Ocak 2025 Salı

Tarık Akan, Necla Nazır




Tarık Akan, Necla Nazır 
Delisin 1975
#tarıkakan #neclanazir


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Hababam Sınıfı" filminin afişindeki ilginç ayrıntı





Hababam Sınıfı" filminin afişindeki ilginç ayrıntı

Ses Dergisi'nde yayınlanan "Bu bir olaydır" başlıklı haberin devamı şöyle: "Yeşilçam'da öteden beri süregelen ve zaman zaman da oyuncular arasında olaylara neden olan bir sorun vardır. Afiş meselesi… 
Şimdiye dek afişteki isim düzeni yüzünden sanatçılar arasında dargınlıklara varan tartışmaların çıktığına tanık olduk…

Tarık Akan son çevrilen "Hababam Sınıfı" filmi ile ilk kez bu kuralı bozarak starlara güzel bir örnek verdi. Ünlü oyuncu büyük bir jestle Münir Özkul'un adını kendi adından önce yazdırdı.
Böylelikle Türk sinemasında ilk kez bir baş rol oyuncusu bütün kuralları bir anda yıkarak, adı karakter oyuncusuna çıkan birine yol vererek adını onun ardından yazdırdı afişlere….. 
🙏🙏 Mekanları cennet olsun


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Audrey Hepburn Anısına Saygıyla


Büyük bir sinema oyuncusunun 
ölüm yıldönümü Audrey Hepburn
 ( 20 Ocak 1993)

Ders niteliğinde sözleriyle analım:

“Mucizelere inanmayan biri gerçekçi değildir”

Asla yok olmayan tek güzellik, 
zarafettir.
Bir insan hakkında, başkalarının onun hakkında söylediğinden çok, onun başkaları hakkında 
söylediklerinden fikir sahibi olabilirsiniz.

Yaş aldıkça iki elin olduğunu keşfedersin; 
bir tanesi kendine yardım eder, diğeri başkalarına.

İmkansız diye bir şey yoktur! 
Çünkü 'imkansız' kelimesinin içinde bile
 'imkan' vardır.

Sesini iyi ayarla! 
Neden değiştiresin ki? 
Kavga esnasında yükseltince daha mı haklı oluyorsun? 
Herkesin bir yaratılış sesi var, 
kendini tanı ve mutlu ol.

Yaşamak, bir müzeyi hızlıca gezmeye benzer. 
Gördüklerini hazmetmen, 
onlar üzerinde düşünmen ve müzedekiler hakkında okuman zaman ɑlır. 

Her şeyi bir anda anlayamazsın. 
Uzun bir hayat ve güzel bir akşam 
yemeği arasında sadece 
bir fark vardır. 
Akşam yemeğinde 
en tatlı şeyler en son gelir.

-Audrey Hepburn Anısına Saygıyla


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Karaköy, İstanbul 1960'lar



Karaköy, İstanbul 1960'lar

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Mehmet Ali Arslan kimdir



Mehmet Ali Arslan, 1975 yılında Ardahan Hoçvan markaköy kora (Bayramoğlu) Köyü'nde doğdu ilk yıllarını doğayla iç içe geçirdikten sonra 1987'de İstanbul'un kalabalığına adım atmıştı. Genç yaşta içindeki merak ve öğrenme isteğiyle gazeteciliğe yönelen Arslan, askerlik yıllarında bu alandaki ilk deneyimlerini edinmişti Askerden döndükten sonra Türkiye'de internetin yeni yeni hayat bulduğu yıllarda "İnternete ilk Alemde tek" sloganıyla sektöre yepyeni bir soluk getiren Arslan, "Yazıyorum Çünkü Herkes Okuyor" diyerek gazeteciliği sadece haber verme eylemi olarak değil, aynı zamanda toplumla etkileşim kurmanın bir yolu olarak görmüştü. Bu cesur ve yenilikçi yaklaşımıyla kısa sürede sektörün önemli isimlerinden biri haline geldi.


Sadece gazetecilikle yetinmeyen Arslan, girişimci kimliğiyle de dikkat çekti. Kurduğu birçok platformda yer alarak, özellikle internet gazeteciliğinin gelişimine büyük katkı sağladı. Kendi kurduğu İmparator Gazetesi, Name Gazetesi, Kral Gazetesi gibi ulusal çaptaki yayın organlarının yanı sıra, doğduğu topraklara olan bağlılığını göstermiş Ardahan, Kars ve Iğdır gibi şehirlerin haber sitelerini de kurmuş.

Özel Günlerin mimarı olarak da bilinen Arslan 2000 yılında her şehrin kendine özgü bir güne sahip olması gerektiği fikriyle ortaya attığı kampanyayla büyük bir başarıya ulaştı. Bu sayede birçok şehir, kültürel mirasını, doğal güzelliklerini veya önemli olaylarını anmak için özel günler ilan etti.
2014 yılında Bağımsız olarak cumhurbaşkanı olmak için girişimde bulunan, ancak yasal şartlar nedeniyle bu girişiminden vaz geçen Arslan kısa süre siyasetle de ilgilendi

Günümüzde kurucusu olduğu AKI Platformu ile birlikte farklı etkinlik ve organizasyonlara imza atmaya devam eden Arslan, hem medya hem de girişimcilik alanında önemli başarılara imza atmaya devam ediyor. Mehmet Ali Arslan, azmi, çalışkanlığı ve yenilikçi fikirleriyle genç kuşaklara ilham kaynağı olmaya devam ediyor
Arslan, uluslararası habercilik alanındaki çalışmalarıyla da tanınıyor. Bir Çok platformda kurucu olarak yer alan Arslan, kendi internet gazetelerinde yaptığı çağrılarla birçok gazetenin internet gazeteciliğine (e-gazeteciliğe) geçmesine öncülük etti. 
Mütevazı bir insan olan Mehmet Ali Arslan, genellikle imparator ve kral lakaplarıyla tanımlanır. Mehmet Ali Arslan'ın çalışmaları birçok kitap, gazete, dergi ve internet sitesinde konu edilmiştir. 



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

20 Ocak 2025 Pazartesi

Yeşil Yol: İnsanlık ve Adalet Üzerine Düşündürücü Bir Film

Yeşil yol film afişi



Stephen King'in kült romanından uyarlanan 'Yeşil Yol', izleyicileri hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor. İdam cezasına çarptırılan masum bir adamın hikayesini anlatan film, insanlık, adalet ve mucize kavramlarını sorguluyor.


Yeşil Yol, Stephen King'in aynı adlı romanından uyarlanan, 1999 yapımı dokunaklı bir dram filmidir. Film, idam cezası alan mahkumların son yolculuklarını gerçekleştirdikleri bir hapishanede geçen olayları anlatır.

Filmin odak noktası, iri yarı ve masum görünen bir mahkum olan John Coffey'dir. Coffey, iki küçük kızı öldürme suçundan idama mahkûm edilmiştir. Ancak, korkutucu görünümünün altında yatan saf ve merhametli bir ruh vardır. Hapishane gardiyanı Paul Edgecomb ve diğer gardiyanlar, Coffey ile tanıştıkça onun suçsuz olduğuna ve hatta doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanmaya başlarlar.

Coffey'in sahip olduğu bu özel güçler, filmin en dikkat çekici yönlerinden biridir. Hastalıkları iyileştirebilen, insanların acılarını dindirebilen Coffey, aslında bir canavar değil, bir melek gibidir. Ancak, toplumun gözünde bir suçlu olarak damgalanmıştır.

Film, idam cezası gibi ağır bir konuyu ele alırken, aynı zamanda insanlık, adalet, merhamet ve iyilik gibi evrensel değerlere de değinir. Coffey'in hikayesi, izleyicilere idam cezasının etik boyutunu sorgulatırken, aynı zamanda insanın iç dünyasının karmaşıklığına da dikkat çeker.

Yeşil Yol, sadece bir film değil, aynı zamanda insan doğası, adalet sistemi ve yaşamın anlamı üzerine düşündüren bir deneyim sunuyor.




Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Jaws (1975) filminde üç mekanik köpekbalığı yapıldı




Jaws (1975) filminde üç mekanik köpekbalığı yapıldı. Her bir köpekbalığı yaklaşık 250.000 dolara mal oldu. Yönetmen Steven Spielberg'e göre, köpekbalıkları her zaman düzgün çalışmıyor ve bu da sahnelerin değişmesine neden oluyordu. Neyse ki, azalan ekran süreleri filmin gerilimine katkıda bulundu. Filmde köpekbalığı sadece 4 dakika görünüyordu. Jaws 465 salonda gösterime girdi ve 78 gün gibi şaşırtıcı bir sürede gişede "The Godfather"ı tahtından indirdi.

1975 yılında vizyona giren Jaws, sinema tarihine damga vurmuş kült bir film. Steven Spielberg imzası taşıyan bu gerilim filmi, beyaz bir köpekbalığının bir sahil kasabasını kasıp kavurmasını konu alıyor. İlginç bir detay ise, filmin baş düşmanı olan köpekbalığının ekranda sadece 4 dakika görünmesine rağmen, gişede büyük bir başarı yakalaması.

Filmin konusu:
Jaws, bir sahil kasabasına tehdit oluşturan büyük beyaz köpekbalığını avlamaya çalışan bir ekibin hikayesini anlatıyor. Küçük bir tatil beldesi olan Amity Adası, bir beyaz köpekbalığı tarafından ziyaret edilmeye başlanır.



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

18 Ocak 2025 Cumartesi

Doğan CÜCELOĞLU'nun bir yazısı



Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır."Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum.Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.

Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU



Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

En sevdiginiz ve begendiginiz Arabesk ikilisi



En sevdiginiz ve begendiginiz Arabesk ikilisi ?

🔻Ferdi Tayfur & Necla Nazir*

🔻 Müslüm Gürses & Serpil Cakmakli*

🔻 Orhan Gencebay & Müjde Ar*

🔻 Ibrahim Tatlises & Perihan Savas *

Yorumlarınızı Facebook sayfamızdan iletebilirsiniz


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Semih Saygıner





Semih Saygıner  1964 Adapazarı doğumlu, profesyonel "3 top Bilardo" oyuncusu.
1994’te ilk Dünya Bilardo Şampiyonluğunu kazanan Saygıner, dünyada "Mr. Magic" (Bay Sihir) ya da "The Turkish Prince (Türk Prensi)" lakaplarıyla tanınır. Türkiye’de bilardonun federasyon haline gelmesini sağlayan kişidir. Hollanda liginde 9 yıl, Portekiz liginde 3 yıl profesyonel oyunculuk yapan Saygıner'in bilardo literatürüne "Semih Saygıner Magic Shots" (Semih Saygıner'in Sihirli Vuruşları) olarak geçmiş, 42 özel vuruş tekniğine sahiptir ve bu oyunun dünyadaki en önemli isimlerinden biridir


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog