7 Aralık 2024 Cumartesi

HER ŞARKININ BİR HİKAYESİ VAR




HER ŞARKININ BİR HİKAYESİ VAR

Sakın Geç Kalma Erken Gel...

Yine bir İstanbul akşamı, gün batarken üç ahbap çavuş demlenecek yer arıyorlar.
Tanburacı Osman, Ahmet Rasim ve Neyzen Tevfik.
Bunlar sacayağın üç bacağı! Biri olmazsa olmuyor. Sanki üçüzler...
Biri tambura çalıyor, öteki ney üflüyor, Ahmet Rasim de bol bol güfte yazıyor.
Her gittikleri yerde meşk var. Sohbet gırla, o eski İstanbul''un asude mekanları bunların ritmiyle coşuyor.
Neyzen Tevfik'in sabahtan akşama kafa dumanlı...
Neyzen'in sözünü ve neyini dinle, yaptığını yapma!...
Tanburacı Osman Pehlivan zamanın en iyi tambura çalanı...
İşi gücü çalıp söylemek. Türküler onun dilinde ve yüreğinde... 
O zamanlar daha elektro saz yok ama, Tanburacı'nın sazında ekonun kralı var.
Ahmet Rasim bir mazbut adam... 
Beyefendi mi beyefendi, bir İstanbul'lu... 
Bilge bir adam ve eşine sevdalı. 
Akşam çökerken her daim evinde ama, Rasim de bayılıyor Türk müziğine... 
Güfte onda, beste onda, meşk onda... 
Eşi hanımefendi her zaman onu bırakmıyor. 
Rasim de kırmıyor karısını.
O zaman da üçlü sohbet, yara alıyor. 
Sacayak sallanıyor.
Hanımı Ahmet'i bırakmıyor ki gitsin! 
Bizimkiler de hep Ahmet Rasim'in hanımını kandırma planı yapıyor.
Yine bir akşam üçü gidecek ama, Ahmet Bey'e hanımı izin vermez.
Derhal komplo kurulur...
Tanburacı Osman Pehlivan Rasim'in kapısını çalar. Her zamanki gibi kapıyı karısı açar.
Tanburacı pehlivan üzgün bir yüz ifadesiyle...
"Yenge Neyzen yine çok içti ve  komaya girdi. Haydarpaşa Numune'ye kaldırdık'' der.
''Müsaade etseniz de Rasim''le bir gitsek...''
Kadıncağız yana yakıla Ahmet Rasim' e seslenir:
"Ahmet Bey, 
Ahmet Bey koş!... 
Neyzen komaya girmiş, Tanburacı seni çağırıyor. Ziyarete gidecekmişsiniz...''
Ahmet Rasim pabuçlarını alel acele giyip Tanburacı''yla gözden kaybolurken, karısı arkalarından seslenir:
''Ahmet Bey, sakın geç kalma erken gel...''
Üç ahbap çavuş doğru Kumkapı'ya giderler. 
Sofra kurulur, Tanburacı çalar, Neyzen üfler, Ahmet Rasim de mermer masaya, diline değdirdiği sabit kalemle başlar yazmaya...
****
Bu akşam gün batarken gel,
Sakın geç kalma erken gel,
Tahammül kalmadı artık,
Sakın geç kalma erken gel,
Cefa etme bana mahım,
Sonra tutar seni ahım,
Üzme beni şivekarım,
Sakın geç kalma erken gel.
--------
Osman Tanburacı Anıları

Sn. Dost Rufai Marifi den alıntıdır.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Balıkesir İstasyonunda elinde bir torba, garip kıyafetli yaşlı bir ihtiyar iner.

Balıkesir İstasyonunda elinde bir torba, garip kıyafetli yaşlı bir ihtiyar iner.

1978 yılında Balıkesir İstasyonunda elinde bir torba, garip kıyafetli yaşlı bir ihtiyar iner.
İstasyon önündeki taksilerden birine sorar: - “Oğlum, beni Üçpınar köyüne götürü müsün?
- “Götürem amca, bin arabaya!”
Şoför oraya doğru arabayı sürerken
Toygar Tepe’ye geldiklerinde adam
- Dur..!” der.
Dururlar.
Adam taksiden iner,
mezarlığa girer,
bir ağaca sarılır.
Biraz sonra gelir.
- “Tamam oğlum, burası bizim köy.
Bu ağaç Hacı Abdullah’ın çetlemiği (çitlembik).
Tanıdım.
Giderler. Taksi köy kahvesi önünde durur. Adam iner kahveye girer.
Yaşlı adam bir yere oturur.
Hiç konuşmadan kahvedekilerin yüzlerine defalarca dikkatle bakar.
Kahvedekilerden birisi muhtara gider, kahveye garip bir ihtiyarın geldiğini, hiç konuşmadan herkesin yüzlerine baktığını söyler.
Muhtar hemen kahveye gelir. İhtiyar adama:
- “Amca, sen birini mi arıyorsun?
Sen kimsin? Nerelisin?”
- “Kimseyi aramıyorum oğlum ben de bu köydenim.”
- “Amca, ben yirmi senedir bu köyde muhtarlık yapıyorum. Seni tanımıyorum. Kimlerdensin sen?”
- “Çok oldu oğlum. Beni ancak ihtiyarlar tanır. Onları çağırır mısın?”
Biraz sonra köyün bütün ihtiyarları kahveye toplanır.
Ama kimse geleni tanımamıştır.
İhtiyar sormaya başlar:
- “Süleyman Çavuş?”,
- “Öldü...”,
- “Recep?..”,
- “Öldü..”,
- “Koca Salih?..”,
-Öldü...”,
- “Topal Murat?..”,
- “Öldü...”,
- Eyüp Çavuş..?..”,
yaşlı bir adam yavaşça ayağa kalkar.
- “Eyüp Çavuş benim..”
Bakar...
Bakar...
Bakar..
Sonra birden gelen misafire sarılır.
- “Muhammet (Remzi), sen misin?
Sen misin be?
Nerede kaldın bunca zamandır?.. Nerelerdeydin be?..”
Eyüp Çavuş tanımıştır geleni.
Anlatır.
Çanakkale Cephesinde harp 1916 yılı başında bitince,
Gazze Cephesine götürülür.
Orada yaralanınca, Halep’de Askerî Hastanesinde tedavi edilirken İngilizler gelir.
Halepliler;
“Bunlar bizim insanlarımız. İngiliz gâvuru, bunlara eziyet eder.”
Diyerek yaralıları hastaneden kaçırıp evlerine götürürler.
1918 de olan bu olayın üzerinden yıllar geçer. Bir türlü gelemez bizim askerler.
Üçpınarlı Muhammet de orada kalır.
Evlenir, çocukları olur...
Ama vatan hasretiyle harıl harıl yanmaktadır. Ancak altmış dört yıl sonra son bir kere daha vatanını görmek arzusu ile Balıkesir’e Üçpınar’a gelmiştir.
Son bir kere daha görmek için...
Sorar;
- “Bizimkilere ne oldu?..
Yaşayan var mı?..
“Ne olacak bunca zaman,
anan öldü.
Baban öldü.
Abin öldü.
Ablan öldü.
Amcan öldü,
Dayın öldü.
Karın öldü.
Ama kızın sağ...”
- “Neeee? Kızım sağ mı? Aaah benim bir de kızım vardı.
Ben gittiğimde on beş günlüktü.
Nerede benim kızım şimdi?..”
- “Ama kızım beni tanımaz ki?..”
- “Bekle...
Ben söyleyip geleyim.”
Gider...
Hatça Teyze avluda leğende çamaşır yıkamaktadır.
Eyüp Çavuş telaş içinde avluya girince;
- “Hayrola Eyüp Dayı,
Ne var?..”
- “Hatça kızım,
sana müjdeli bir haberim var.
Baban geldi...
Baban sağ...”
Hatça Teyze;
- “Iıııııh.!” diyerek bayılır.
Biraz sonra ayıltılınca;
- “Eyüp Dayı, bu nerden çıktı ?
Şimdiye kadar bana hep babamın şehit olduğunu söylediler ya?..”
- Kızım gelen baban... Ben tanıdım...”
- “Nerede babam?”
- “Kahvenin önünde.”
Hatça Teyze hemen fırlar.
Eyüp Çavuş da arkasından çıkar.
Gelen Muhammet (Remzi) Çavuş gelenleri görünce ;
o da koşarak karşılamaya gelir.
Ama ikisi de birbirlerine yabancıdırlar.
Öyle ya hayatın bin bir derdi ile gurbet ellerinde kalmış, bir kızı olduğunu unutmuş birisinin altmış dört yıl sonra yaşlı bir kadın karşısına çıkıyor ve onun kızı olduğu söyleniyor.
Altmış dört yıl babasının öldüğü söylenen birisine de, karşısında duran ihtiyar adamın babası olduğu söyleniyor.
Karşı karşıya gelip garip bir şekilde birbirlerine bakıyorlar.
Biraz sonra Eyüp Çavuş:
- “Kızım Hatça,
bu senin baban...
Ben kendimden nasıl eminsem,
bu adamın senin baban olduğundan eminim...
Öp babanın elini !” der.
O gece Üçpınar Köyünde bayram yaşanır.
Herkes bu yeni duydukları akrabalarını ziyarete gelirler.
Muhammet Çavuş on beş gün kadar, köyünde dolaşır.
Tarlalara gider, tepelere çıkar.
On beş gün sonra kızına:
- “Kızım, ben artık gidiyorum.” Der.
Kızı:
- “Baba, nereye gidiyorsun?
Bu gördüğün her şey senin ya”...
- “Hayır kızım,
Ben artık Halepliyim...
Orada kardeşlerin var. Bir oğlum,
bir kızım var.
Ben sadece bir kere daha yurdumu, vatanımı ölmeden önce bir kere daha görmek için geldim.” Der ve ertesi gün gider.
Ertesi yıl gene gelir.
Bu sefer oğlunu ve kızını da getirmiştir.
Oğlu Halep’te inşaat mühendisi imiş.
Onun adını da
“Muhammed Remzi”
koymuş.
Kahvede kendisine sormuşlar.
- “Senin adın Muhammed. Ama oğluna neden kendi adını verdin?”
- “Ben vatan hasreti ile yıllardır o kadar yandım ki,
ben ölmeden vatanıma kavuşamazsam,
adımı hiç değilse oğlum götürsün vatanıma diye kendi adımı verdim ona da...”
Kızının adını ne koymuş biliyor musunuz ?..
O altmış dört yıl hasretini çektiğinin adını koymuş.
Dünyanın en güzel adını koymuş.
Kızının adı ;
“TÜRKİYE” !..
Fotoğrafta Türkiye,
3 torunu ile görülüyor...
Alıntıdır


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İnternete ilk Alemde Tek sloganı

İnternete ilk Alemde Tek sloganı

İnternette ilk Alemde Tek sloganı


İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte, sayısız slogan ve marka kimliği ortaya çıktı. Ancak, Türkiye'de internetin ilk dönemlerinde kullanılan ve belki de ilk yerli slogan olarak kabul edilebilecek bir ifade, Ardahan, Kars ve Iğdır'da  yükseldi

1998 yılında, henüz internetin yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde, Ardahanlı Gazeteci Yazar Girişimci, Mehmet Ali Arslan kendi internet sitelerinde özgün bir slogan kullanmaya başladı. Bu slogan, o dönemde bu bölgelerde yaşayan insanların internet ile tanışmasına vesile oldu ve kısa sürede dikkat çekti

Mehmet Ali Arslan'ın kullandığı bu slogan, sadece bir kelime veya ifade değil, aynı zamanda o dönemin Türkiye'sinde internet kullanımının ne kadar sınırlı olduğunu ve insanların bu yeni teknolojiye olan merakını gösteriyor.
Mehmet Ali Arslan'ın 1998 yılında Ardahan, Kars ve Iğdır bölgelerinde kullandığı slogan, Türkiye'de internetin ilk dönemlerine ışık tutan önemli bir örnek. Mehmet Ali Arslan daha sonraki yıllarda bu sloganı: Türkiye ve dünya genelinde ulusal ve uluslararası site, sayfa, blog ve sosyal medya platformlarında kullanmıştır 





Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

5 Aralık 2024 Perşembe

Kars'tan Dünyaya Uzanan Bir Hikaye: "Çiğdem" Filminin Uluslararası Galası yapıldı



Türk sinemasının bağımsız filmleriyle öne çıkan yönetmenlerden Kurtuluş Baştimar'ın yazıp yönettiği "Çiğdem" filmi, uluslararası arenada büyük ilgi gördü. Kars'ın eşsiz doğasında, terk edilmiş bir köyde çekilen film, ilk gösterimini İngiltere'nin Glasgow kentinde gerçekleştirdi.

Avrupa Film Birliği tarafından düzenlenen gala gecesinde dünya genelinden sinemaseverlerle buluşan "Çiğdem", 2024 yılı "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülerek büyük bir başarıya imza attı. Film, sınırlı bir bütçe ve küçük bir ekiple çekilen bağımsız bir yapım olmasına rağmen, etkileyici hikayesi ve görselliğiyle dikkat çekti.


Kars'ın Hikayesi Dünya Ekranlarında

Kars'ın çetin doğası ve kültürel zenginlikleri, "Çiğdem" filminde izleyiciye unutulmaz bir deneyim yaşatıyor. Film, yönetmen Kurtuluş Baştimar'ın kendi köklerinden beslenerek ortaya çıkardığı özgün bir senaryoya sahip. Baştimar, filmin çekimleri sırasında yaşadığı zorlukları ve elde ettiği başarıyı şu sözlerle ifade ediyor:


Çiğdem"in Başarısı Ne Anlama Geliyor?

"Çiğdem" filminin başarısı, Türk sinemasının uluslararası alanda daha fazla tanınması ve desteklenmesi gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Bağımsız filmlerin, büyük bütçeli yapımlara göre daha özgün ve yaratıcı olabileceği kanıtlandı. "Çiğdem" gibi filmler, Türk sinemasının dünya sinemasındaki yerini sağlamlaştıracak önemli adımlar atıyor


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

AKI PLATFORMU - ARDAHAN KARS IĞDIR PLATFORMU



AKI PLATFORMU


ARDAHAN KARS IĞDIR PLATFORMU

Platform 2002 yılında Gazeteci Yazar Girişimci Mehmet Ali Arslan tarafından kurulmuştur. Kuruluş amacı, bölgenin internet medyasında tanıtımını sağlamaktır. Platform üyeleri ağırlıklı olarak Ardahan, Kars ve Iğdır'dan oluşmaktadır. AKI PLATFORMU 


4 Aralık 2024 Çarşamba

BORA GENCER MÜZİĞİMLE DEĞİL FİZİĞİMLE TEKLİF ALDIM




Türkiye kapsamında Türkiye Haber Portalı ve uluslararası alanda Türkiye News Portal adına kültür-sanat alanında programlar yapan, Eylül Aşkın, programında ünlü müzisyen Bora Gencer’i ağırladı. Tecrübeli sunucu Eylül Aşkın, deneyimlerin verdiği özgüvenle sorularını sorarken Bora Gencer’de tüm samimiyetiyle cevaplarını verdi ve ekranda çığ gibi büyüdü. Destek yayınlarından çıkan, babası Babası İlham Gencer’in anısına kaleme aldığı “Duayen” isimli kitabından da bahseden Bora Gencer, Eylül Aşkın karşısında söz müziğe gelince bombaları patlamaya başladı. Eylül Aşkın’ın bir sorusu üzerine, ulusal ve uluslararası birçok müzik yarışmasında derece almış başarılı bir müzisyen olmasına karşılık, pop müziğe geçişinde fiziksel görünümünün müzisyen kimliğinin önüne geçtiğini belirterek, “Müziğimle değil, fiziğimle teklif aldım.” dedi.  Başarılı müzisyen Bora Gencer sohbette babasının hayatını bilinmeyenleriyle anlattığı yeni kitabı Duayen ’den sonra yine babasının hayatını anlatacak bir de film hazırlığında olduğunu açıklayarak, babamın hayatını anlatan bir film çekilmesiyle alakalı Sinema Genel Müdürlüğü ile görüşmeler içerisindeyim vurgusunu da yaptı. 




Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

HALEP, SALEP




HALEP, SALEP..

Üçüncü dünya savaşı çıkacak derken karşımıza bir anda çeteler savaşı çıkıyor.. Hem de dünyada değil, hemen yanı başımızda komşumuz Suriye'de..
Aslında 'Çeteleler savaşı'  diyeceğimiz bugünkü yaşananlara baktığımızda havalarında bir hayli soğuduğunu ve vapurlarda, sokak aralarında, cafelerde satılan salepleri düşünürken bir anda Halep diye bir kentin radikal, dinci ve onları destekleyen ÖSO adında  silahlı gruplarca işgale kalkışıldığı nedense, savaşta olmadığımız bir ülkenin ,ikinci büyük kentinin surlarına bayrağımızın gönderlere çekildiğini görmekteyiz.
Peki, 'kefen giyeriz' diyen birilerinin 82. plakamız dediği Halep neresi, bizimle ne alakası var, bu çeteler durup, dururken buraya niye girdiler ve bundan sonra ne olura bir bakalım mı?
Evet, Hatay'ın, Kilisi'in bizim olduğu gibi Suriye'nin olan ve sürekli ticaret ile üretim merkezlerinden biri olan Halep dokumacılık merkezi bir kent. Ve bu kent ipekli dokumaları ve meşhur sabunları Halep'in en önemli ihraç malı olmuş bir kent olduğunu öğreniyoruz.
İpek ve Sabun... İkisi de kaygan..
Salep'e baktığımızda ise kış aylarında tüketimi artan sıcak içecekler arasında ilk sırada gelmekte. Burada vücut ısısını artırarak, soğuktan korumasının büyük rolü vardır. Ayrıca soğuk havalarla birlikte artış gösteren grip ve nezle gibi kış hastalıklarının tedavisinde de etkindir.
Ve bu ikisi arasında yani Halep ile Salep arasında ki farka baktığımızda, Halep'in kaygan özelliği ile ipek ve sabunla anıldığını, Salep'in de Halep'e benzer  kayganlıklar yakmaması için uzun uzun üfürdüğümüz boğazımızdan geçip, ısıtırken iyileştirdiğini görmekteyiz.
Peki, bu iki anlama baktığımızda yani 'Halep mi? Salep mi?' dediğimiz de sizce hangisi bize uygun ve elimizde olan Salep'i mi yoksa elin olan Halep'i mi istersiniz? 
Bilmem ama Filistin'de Hamas'ı, Lübnan'da Hizbullah'ı süpüren İsrail'in bu kez Halep'de Salep içmek için fırsat ararken bizim Fırat'n batısı, doğusu derken ikisinden de olma korkum ve düşüncem ağır basarken bu ağırlığın yeni şehit haberleri ile değil en azından kazasız, belasız ve yeni mülteci göçü ile değil iç politikaya yönelik yapılan siyasi kararların getirdiği oy kayıplarıyla olmasını umuyorum.. 
Ha bu arada kayyumların tartışıldığı ülke birilerinin Rojava dediğini de unutmamak gerek.. 
Çünkü barış için uzatılan elin kayyumlarla geri çekildiği içte Rojava denen yer, ipeğiyle, sabunuyla kaygan olan ve 'dünyaya dokunan bir aşk' denen ipeğin ilmik, ilmik örüldüğü sınırda ki Halep'ten, ve bilmeden  kafaya dikildiğinde yakan vapur ve ara sokaklarda Salep'ten daha ağır bir konu olduğunu da unutmamak ve çok ama çok dikkat etmek gerek.
Fakir YILMAZ


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Sen hiç dalına küsen ağaç gördün mü kardeş




Sen hiç dalına küsen ağaç gördün mü kardeş?
Ya da dikeninden, yaprağından utanan gül...
Su toprağa tohuma gönül koyar mı hiç?
Rüzgâr kıskanır mı yağmuru,bulutu?

Hangi kuş aç bırakır, açıkta koyar yavrusunu?
Hangi kurt,başka bir kurda acı verir!
Köpek bile yalamaz mı sevdiğinin yarasını ?
Bilmez mi,çiçek arının, 
arı çiçeğin hatrını...

Sen hiç işkence yapan aslan gördün mü kardeş?
Ya da hangi sincap kırmıştır komşusunun kalbini?
Hangi hayvan orman yakar,yuva yıkar?
Hangi hayvan ilk önce sevdiğine kıyar!

Milyonlarca farklı böcek türü var yeryüzünde,
kaçı savaşmıştır birbiriyle, 
kaçı katliama uğramıştır?
Kaç aslan sürgün edilmiştir yerinden yurdundan?
Kaç kartal gökyüzünde özgür diye taşlanmıştır?

Sen hiç yalan söyleyen yıldız gördün mü kardeş?
Ya da başkasının kederine keyiflenen yakamoz!
Hangi dağ eteğindeki köyü üzmüştür?
Ve hangi ırmak ihanet etmiştir aktığı denize?

Sadece insandır insanın cehennemi..!
İçindeki ateşte en çok kendi kavrulan...
Yaşıyor kötülük ede ede...
Yaşıyor kötülük bula 

Tamer  Dursun


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Bir gün dostları Nasrettin Hoca’ya sorar




Bir gün dostları Nasrettin Hoca’ya:

— Dünyada en tehlikeli ve korkunç hayvan hangisidir?
Diye sormuşlar. Hoca hiç düşünmeden:

— İnsandır, demiş.

Dostları bu cevaba hayret etmişler ve itiraz ederek:

— Bu nasıl olur? Diye sormuşlar. 
Hoca şu açıklamayı yapmış:

— Köpek ekmeğini yediği adama hıyanet etmez. Yılan kendisine dokunmayanı sokmaz. 

Kurt, insanın bulunduğu yerlerden uzakta yaşar.

Halbuki, insan, hiç de böyle değildir.
O kendisine iyilik edene bile fenalık yapar.

Siz, hiç dünyada kendi cinsine insanlar kadar kötülük eden bir varlık gördünüz mü ?

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog