7 Aralık 2024 Cumartesi

Asıl kibir nedir biliyor musunuz?

 Asıl kibir nedir biliyor musunuz?


Asıl kibir nedir biliyor musunuz?
1-Keskin bir dille; Allah böyle diyor demektir. Hakikatini Allah'tan öğrenmek daha güzel daha doğru değil mi?
Çünkü hakikati bütünüyle gören tek zat el-Hakk olan Allah'tır.

2-Herkes baktığı pencereden görür. Baktığı pencereyi gördüğünün her şeyi zanneden yanılır. Onun için de Mütevazilik esas olmalıdır. Benim baktığım yerden gördüğüm şudur diyebilmelidir. Kur'an'ın ilahiliği benim açımdan,gördüğüm yerden böyle görünüyor demeli. Bazıları bunu kibir diye anlayabilir.

Asıl kibir nedir biliyor musunuz?
Allah böyle diyor diyerek Keskin ifadeler kullanmaktır. Asıl kibir budur.

Sen öyle anlıyorsun.Belki de öyle demiyordur. Mütevazi ol. Kendi anladığını Allah böyle diyor diye deme. Mütevazi ol. Ben böyle görüyorum de. Belki de yanılıyor olabilirsin. Sadece yanılıyor olmazsın, eksik de görüyor olabilirsin.

Çünkü baktığın yerden gördüğün kadar görünüyordur. Çünkü gözlerinin Feri o kadardır. Zira İnsan ; Görmek Sınırlamaktır. Sınırlamadan Fokuslamadan göremezsin. Fokuslamaksa Sınırlamaktır. Göz sınırlıdır. Kulak sınırlıdır. Akıl muhakeme sınırlıdır. Onun için Mütevazi olmak gerekir..

Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Sizinle aynı düşünmeyen insanlara kızmayın

Sizinle aynı düşünmeyen insanlara kızmayın
Sizinle aynı düşünmeyen insanlara kızmayın. Olup biteni nasıl görmüyorlar diye öfkelenmeyin.

Her varlığın belli bir enerji düzeyi var 
ve her varlık ancak bu seviyeye uygun 
bilgilere ulaşabilir. 

Her varlık sadece evrendeki yayının kendi frekansına uygun olanını alır; üstündeki
yayını duyamaz, göremez, hissedemez.
Bundandır ki 'gözleri vardır, görmezler; 
kulakları vardır, işitmezler.' 

Kalplerindeki mühür açılana dek bir üst 
yayını alamazlar."

Dünyanın en zeki insanı da olsanız,
bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın 
altındaki kimselerden ibaret ise,
düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur. 

“Hepimiz, birlikte en çok zaman geçirdiğimiz
beş kişinin ortalamasıyız.”

JİM ROHN


Bazı kadınlar yeryüzünde doğar, gökyüzünde yaşarlar

 Bazı kadınlar yeryüzünde doğar,  gökyüzünde yaşarlar

Bazı kadınlar yeryüzünde doğar,  gökyüzünde yaşarlar. .
Onların adı "SEVGİ" dir.
Bazı kadınlar siyah elbiseler giyip beyaz ışık saçarlar.
Onların adı "ASALET" tir. 
Bazı kadınlar saatlerde  yelkovanı durdurur, hayatı başlatırlar
Onların adı "SİHİR" dir. 
Bazı kadınlar dünyayı ellerinde  taşır,  sonra da usulca avucunuza bırakırlar
Onların adı "KUDRET" tir. 
Bazı kadınlar damlalardan deniz, bulutlardan güneş sağlarlar
Onların adı "GÜÇ" tür. 
Bazı kadınlar sulardan ateş çıkarırlar
Onların adı "MUCİZE" dir.
Bazı kadınlar kalplerinde tüm renklerin paletini taşırlar
Onların adı "RESİM" dir.
Bazı kadınlar  kusursuz bir imla  ile yaşarlar
Onların adı "ŞİİR" dir. 
Bazı kadınlar bir ömürlük hayatta üç ömür paylaşırlar
Onların adı  "EMEK" tir. 
Bazı kadınlar melodisi her yerden duyulan notalar olurlar
Onların adı "ŞARKI" dır. 
Bazı kadınlar  buram buram masumiyet kokarlar
Onların adı  "ÇİÇEK" tir. 
Bazı kadınlar  gökyüzündeki dualardır. Yeryüzünde kabul  olurlar.
Onların adı  "HEDİYE " dir.
Bazı kadınlar  küçücük kalplerinde kainatı saklayan, kendinden başkasına içinde bulunduğu kalbi kuralsız yasaklayan bir hayal olurlar
Onların adı  "AŞK" tır.
Bazı kadınlar bütün bunların hepsi birden olurlar, hayatın içinde bir abide gibi dururlar
Onların adı  "EFSANE" dir...


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

“Kötü bir yalnızlık seni incitmesin diye avuçlarındaki hayat çizgisinden sessizce öptüm”


“Kötü bir yalnızlık seni incitmesin diye avuçlarındaki hayat çizgisinden sessizce öptüm”

Şükrü Erbaş


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

HER ŞARKININ BİR HİKAYESİ VAR




HER ŞARKININ BİR HİKAYESİ VAR

Sakın Geç Kalma Erken Gel...

Yine bir İstanbul akşamı, gün batarken üç ahbap çavuş demlenecek yer arıyorlar.
Tanburacı Osman, Ahmet Rasim ve Neyzen Tevfik.
Bunlar sacayağın üç bacağı! Biri olmazsa olmuyor. Sanki üçüzler...
Biri tambura çalıyor, öteki ney üflüyor, Ahmet Rasim de bol bol güfte yazıyor.
Her gittikleri yerde meşk var. Sohbet gırla, o eski İstanbul''un asude mekanları bunların ritmiyle coşuyor.
Neyzen Tevfik'in sabahtan akşama kafa dumanlı...
Neyzen'in sözünü ve neyini dinle, yaptığını yapma!...
Tanburacı Osman Pehlivan zamanın en iyi tambura çalanı...
İşi gücü çalıp söylemek. Türküler onun dilinde ve yüreğinde... 
O zamanlar daha elektro saz yok ama, Tanburacı'nın sazında ekonun kralı var.
Ahmet Rasim bir mazbut adam... 
Beyefendi mi beyefendi, bir İstanbul'lu... 
Bilge bir adam ve eşine sevdalı. 
Akşam çökerken her daim evinde ama, Rasim de bayılıyor Türk müziğine... 
Güfte onda, beste onda, meşk onda... 
Eşi hanımefendi her zaman onu bırakmıyor. 
Rasim de kırmıyor karısını.
O zaman da üçlü sohbet, yara alıyor. 
Sacayak sallanıyor.
Hanımı Ahmet'i bırakmıyor ki gitsin! 
Bizimkiler de hep Ahmet Rasim'in hanımını kandırma planı yapıyor.
Yine bir akşam üçü gidecek ama, Ahmet Bey'e hanımı izin vermez.
Derhal komplo kurulur...
Tanburacı Osman Pehlivan Rasim'in kapısını çalar. Her zamanki gibi kapıyı karısı açar.
Tanburacı pehlivan üzgün bir yüz ifadesiyle...
"Yenge Neyzen yine çok içti ve  komaya girdi. Haydarpaşa Numune'ye kaldırdık'' der.
''Müsaade etseniz de Rasim''le bir gitsek...''
Kadıncağız yana yakıla Ahmet Rasim' e seslenir:
"Ahmet Bey, 
Ahmet Bey koş!... 
Neyzen komaya girmiş, Tanburacı seni çağırıyor. Ziyarete gidecekmişsiniz...''
Ahmet Rasim pabuçlarını alel acele giyip Tanburacı''yla gözden kaybolurken, karısı arkalarından seslenir:
''Ahmet Bey, sakın geç kalma erken gel...''
Üç ahbap çavuş doğru Kumkapı'ya giderler. 
Sofra kurulur, Tanburacı çalar, Neyzen üfler, Ahmet Rasim de mermer masaya, diline değdirdiği sabit kalemle başlar yazmaya...
****
Bu akşam gün batarken gel,
Sakın geç kalma erken gel,
Tahammül kalmadı artık,
Sakın geç kalma erken gel,
Cefa etme bana mahım,
Sonra tutar seni ahım,
Üzme beni şivekarım,
Sakın geç kalma erken gel.
--------
Osman Tanburacı Anıları

Sn. Dost Rufai Marifi den alıntıdır.


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

Balıkesir İstasyonunda elinde bir torba, garip kıyafetli yaşlı bir ihtiyar iner.

Balıkesir İstasyonunda elinde bir torba, garip kıyafetli yaşlı bir ihtiyar iner.

1978 yılında Balıkesir İstasyonunda elinde bir torba, garip kıyafetli yaşlı bir ihtiyar iner.
İstasyon önündeki taksilerden birine sorar: - “Oğlum, beni Üçpınar köyüne götürü müsün?
- “Götürem amca, bin arabaya!”
Şoför oraya doğru arabayı sürerken
Toygar Tepe’ye geldiklerinde adam
- Dur..!” der.
Dururlar.
Adam taksiden iner,
mezarlığa girer,
bir ağaca sarılır.
Biraz sonra gelir.
- “Tamam oğlum, burası bizim köy.
Bu ağaç Hacı Abdullah’ın çetlemiği (çitlembik).
Tanıdım.
Giderler. Taksi köy kahvesi önünde durur. Adam iner kahveye girer.
Yaşlı adam bir yere oturur.
Hiç konuşmadan kahvedekilerin yüzlerine defalarca dikkatle bakar.
Kahvedekilerden birisi muhtara gider, kahveye garip bir ihtiyarın geldiğini, hiç konuşmadan herkesin yüzlerine baktığını söyler.
Muhtar hemen kahveye gelir. İhtiyar adama:
- “Amca, sen birini mi arıyorsun?
Sen kimsin? Nerelisin?”
- “Kimseyi aramıyorum oğlum ben de bu köydenim.”
- “Amca, ben yirmi senedir bu köyde muhtarlık yapıyorum. Seni tanımıyorum. Kimlerdensin sen?”
- “Çok oldu oğlum. Beni ancak ihtiyarlar tanır. Onları çağırır mısın?”
Biraz sonra köyün bütün ihtiyarları kahveye toplanır.
Ama kimse geleni tanımamıştır.
İhtiyar sormaya başlar:
- “Süleyman Çavuş?”,
- “Öldü...”,
- “Recep?..”,
- “Öldü..”,
- “Koca Salih?..”,
-Öldü...”,
- “Topal Murat?..”,
- “Öldü...”,
- Eyüp Çavuş..?..”,
yaşlı bir adam yavaşça ayağa kalkar.
- “Eyüp Çavuş benim..”
Bakar...
Bakar...
Bakar..
Sonra birden gelen misafire sarılır.
- “Muhammet (Remzi), sen misin?
Sen misin be?
Nerede kaldın bunca zamandır?.. Nerelerdeydin be?..”
Eyüp Çavuş tanımıştır geleni.
Anlatır.
Çanakkale Cephesinde harp 1916 yılı başında bitince,
Gazze Cephesine götürülür.
Orada yaralanınca, Halep’de Askerî Hastanesinde tedavi edilirken İngilizler gelir.
Halepliler;
“Bunlar bizim insanlarımız. İngiliz gâvuru, bunlara eziyet eder.”
Diyerek yaralıları hastaneden kaçırıp evlerine götürürler.
1918 de olan bu olayın üzerinden yıllar geçer. Bir türlü gelemez bizim askerler.
Üçpınarlı Muhammet de orada kalır.
Evlenir, çocukları olur...
Ama vatan hasretiyle harıl harıl yanmaktadır. Ancak altmış dört yıl sonra son bir kere daha vatanını görmek arzusu ile Balıkesir’e Üçpınar’a gelmiştir.
Son bir kere daha görmek için...
Sorar;
- “Bizimkilere ne oldu?..
Yaşayan var mı?..
“Ne olacak bunca zaman,
anan öldü.
Baban öldü.
Abin öldü.
Ablan öldü.
Amcan öldü,
Dayın öldü.
Karın öldü.
Ama kızın sağ...”
- “Neeee? Kızım sağ mı? Aaah benim bir de kızım vardı.
Ben gittiğimde on beş günlüktü.
Nerede benim kızım şimdi?..”
- “Ama kızım beni tanımaz ki?..”
- “Bekle...
Ben söyleyip geleyim.”
Gider...
Hatça Teyze avluda leğende çamaşır yıkamaktadır.
Eyüp Çavuş telaş içinde avluya girince;
- “Hayrola Eyüp Dayı,
Ne var?..”
- “Hatça kızım,
sana müjdeli bir haberim var.
Baban geldi...
Baban sağ...”
Hatça Teyze;
- “Iıııııh.!” diyerek bayılır.
Biraz sonra ayıltılınca;
- “Eyüp Dayı, bu nerden çıktı ?
Şimdiye kadar bana hep babamın şehit olduğunu söylediler ya?..”
- Kızım gelen baban... Ben tanıdım...”
- “Nerede babam?”
- “Kahvenin önünde.”
Hatça Teyze hemen fırlar.
Eyüp Çavuş da arkasından çıkar.
Gelen Muhammet (Remzi) Çavuş gelenleri görünce ;
o da koşarak karşılamaya gelir.
Ama ikisi de birbirlerine yabancıdırlar.
Öyle ya hayatın bin bir derdi ile gurbet ellerinde kalmış, bir kızı olduğunu unutmuş birisinin altmış dört yıl sonra yaşlı bir kadın karşısına çıkıyor ve onun kızı olduğu söyleniyor.
Altmış dört yıl babasının öldüğü söylenen birisine de, karşısında duran ihtiyar adamın babası olduğu söyleniyor.
Karşı karşıya gelip garip bir şekilde birbirlerine bakıyorlar.
Biraz sonra Eyüp Çavuş:
- “Kızım Hatça,
bu senin baban...
Ben kendimden nasıl eminsem,
bu adamın senin baban olduğundan eminim...
Öp babanın elini !” der.
O gece Üçpınar Köyünde bayram yaşanır.
Herkes bu yeni duydukları akrabalarını ziyarete gelirler.
Muhammet Çavuş on beş gün kadar, köyünde dolaşır.
Tarlalara gider, tepelere çıkar.
On beş gün sonra kızına:
- “Kızım, ben artık gidiyorum.” Der.
Kızı:
- “Baba, nereye gidiyorsun?
Bu gördüğün her şey senin ya”...
- “Hayır kızım,
Ben artık Halepliyim...
Orada kardeşlerin var. Bir oğlum,
bir kızım var.
Ben sadece bir kere daha yurdumu, vatanımı ölmeden önce bir kere daha görmek için geldim.” Der ve ertesi gün gider.
Ertesi yıl gene gelir.
Bu sefer oğlunu ve kızını da getirmiştir.
Oğlu Halep’te inşaat mühendisi imiş.
Onun adını da
“Muhammed Remzi”
koymuş.
Kahvede kendisine sormuşlar.
- “Senin adın Muhammed. Ama oğluna neden kendi adını verdin?”
- “Ben vatan hasreti ile yıllardır o kadar yandım ki,
ben ölmeden vatanıma kavuşamazsam,
adımı hiç değilse oğlum götürsün vatanıma diye kendi adımı verdim ona da...”
Kızının adını ne koymuş biliyor musunuz ?..
O altmış dört yıl hasretini çektiğinin adını koymuş.
Dünyanın en güzel adını koymuş.
Kızının adı ;
“TÜRKİYE” !..
Fotoğrafta Türkiye,
3 torunu ile görülüyor...
Alıntıdır


Mehmet Ali Arslan, Haber Blog

İnternete ilk Alemde Tek sloganı

İnternete ilk Alemde Tek sloganı

İnternette ilk Alemde Tek sloganı


İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte, sayısız slogan ve marka kimliği ortaya çıktı. Ancak, Türkiye'de internetin ilk dönemlerinde kullanılan ve belki de ilk yerli slogan olarak kabul edilebilecek bir ifade, Ardahan, Kars ve Iğdır'da  yükseldi

1998 yılında, henüz internetin yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde, Ardahanlı Gazeteci Yazar Girişimci, Mehmet Ali Arslan kendi internet sitelerinde özgün bir slogan kullanmaya başladı. Bu slogan, o dönemde bu bölgelerde yaşayan insanların internet ile tanışmasına vesile oldu ve kısa sürede dikkat çekti

Mehmet Ali Arslan'ın kullandığı bu slogan, sadece bir kelime veya ifade değil, aynı zamanda o dönemin Türkiye'sinde internet kullanımının ne kadar sınırlı olduğunu ve insanların bu yeni teknolojiye olan merakını gösteriyor.
Mehmet Ali Arslan'ın 1998 yılında Ardahan, Kars ve Iğdır bölgelerinde kullandığı slogan, Türkiye'de internetin ilk dönemlerine ışık tutan önemli bir örnek. Mehmet Ali Arslan daha sonraki yıllarda bu sloganı: Türkiye ve dünya genelinde ulusal ve uluslararası site, sayfa, blog ve sosyal medya platformlarında kullanmıştır 





Mehmet Ali Arslan, Haber Blog